Kelâmbaz

Emri Maruf Kültürü

İnsanlar öğrenmeyi sever, fakat öğretilmeyi sevmez

Ahiret gününe samimi bir şekilde iman eden her Müslüman ahiret için çalışır, çabalar. Aynı zamanda fıtratı gereği başkalarının da hesap gününde hesabının asan (kolay) olmasını can-ı gönülden ister. Hesabın kolay olması da doğru bir şekilde iman etmek ve ahkam-ı İslamiyye’ye uymak ile mümkün olur. Bu sebeple dinin herhangi bir emrini yapmayan veya yasağından kaçınmayan birini görünce bu durumdan kalben rahatsız olur. O kimseyi bu yanlış işten geri çevirmek ister. Ama öyle bir salahiyeti yoktur. Modern çağda böyle şeyler vazife telakki edilmez. Başkalarının da kendisi gibi olmasını istemek sadece Müslümanlarda yoktur. Bu hissiyat, insanın tabiatında vardır. Galatasaraylılar herkesin Galatasaraylı olmasını ister, masonlar herkesi mason yapmak ister, komünistler herkesin komünist olmasını isterler.

İnsanlar öğrenmeyi sever, fakat öğretilmeyi sevmez. Fayda vermek isteyen kimse öğretmen gibi davranmaz. Zira kimse talebe olmak istemez. Kendisine emri maruf yapılan insan eğer insaflı ise, hatasını kabul ederek kendisini düzeltebilir. Ama bu devirde böyle insaflı insan nerede! Nefsin mücessem hale geldiği bu devirde hemen hemen kimse hatasını kabul etmek istemiyor. Yapacağımız emri maruf faydadan çok zarar getirebiliyor. Meseleye mantık cihetinden bakacak olursak, emri maruf yaptığımızda muhatabımız bizi dinlemeyecekse, hatta tam tersi; aksi tesir gösterecekse bu emri marufu yapmak akıl kârı mıdır?

Tanımadığın İnsana Emri Maruf

Nasıl ki bir doktor hastayı yeterince tanımadan ona ilaç yazarsa, ilaç hastaya faydadan çok zarar verebilir. Aynı şekilde tanımadığımız bir insana yaptığımız emri maruf da ters tepebilir. Umuma faydalı bir ilaç veya gıda, alerjisi olana verilirse ona zararlı olabilir. Son asırda yaşayan bir büyük zât, İstanbul-Ankara arasında hafta sonları devamlı trenle gidip gelirmiş. Seyahat esnasında yanında oturan kişiyi Polatlı’ya kadar iyice bir dinler, nasıl bir fikriyata sahip olduğunu anlar, ondan sonra usulünce emri marufunu yaparmış.

Nitekim herkesin ihtiyacı farklıdır. Kimisinin maddi delillerle iknaya ihtiyacı vardır, kimisinin sevgiye. Kimisi adalet duygusu yara aldığı için dinden uzaklaşmıştır, kimi şehvetine esir düştüğü için. Kimi kötü arkadaş kurbanı olmuştur, kimi kötü örnek mağduru. Bundan mütevellit hastalıklar farklı olduğu için tedaviler de farklı olmak zorundadır.

Eskiden psikologlar, hayat koçları, mentörler yoktu. Tekkeler vardı. Tekkeler açık iken ve bu mekânlarda ehil insanlar otururken, derdi, sıkıntısı, problemi, hastalığı olan insanlar buralara gelirdi. Şikayetlerine çözümler bulur, dertlerinin devalarını öğrenirler ve tatbik ederlerdi. Hatta pek çok şeyh efendi kendisine intisab etmek isteyenlere karşı “nasibin benden değil falan zattan (veya dergahtan)” diyerek başka bir tekkeye de yönlendirdiği çok olurdu. Tarikatlar arasında bazı meşreb farkları olduğu için herkes kendi mizacına, meşrebine uygun olan tarikata giderek orada ilerlerdi.

Yanlış Emri Maruf Misalleri

Büyükler “sizi sevmeyene dinden bahsetmeyin” buyuruyorlar. Çünkü insanların çoğu akıllarına ve mantıklarına değil, hislerine tabiler. Kendilerine söylenen söze değil, sözü kimin söylediğine bakıyorlar. İnsanoğlu aynı sözü sevdiği bir insan söyleyince kabul ederken, sevmediği bir kimseden işitince reddeder. Hâlbuki aklı başında bir insan kişiye değil söze bakar.

Herhangi bir iş ile meşgulken ve rahatsız edilmeyi istemezken tanımadığı kimseler yanına gelip de dinden bahsetseler, bu kişi bu durumdan rahatsız olur. “Aaa ne iyi ettiniz de geldiniz, bana ölümü hatırlattınız, bundan sonra tövbe ettim” demez. Aksine içinden veya dışından, “Benim şimdi bir programım vardı, programımı bozdun, canımı sıktın” diyebilir. Üstelik kimsenin kimseyi rahatsız etmeye, istemediği halde ona bir şeyler anlatmaya hakkı yoktur. Acaba aynı kimseler, farklı görüşten birisi kendi meclislerine gelse ve onları dünyalık zevklere davet etse, bundan hoşlanırlar mı? Veya kendi itikatlarına uzak bir zümre mesela Selefi bir grup kendi mekânlarına gelse ve kendilerince tevhidi anlatsalar ve o mecliste bulunan hemen herkesin şirke bulaştığı imasında bulunsalar ve kelime-i şehadet getirmeye, tecdid-i iman okumaya davet etseler, yani kendilerince emri maruf yapsalar, dinleyenler ne hissederler?

Aynı şey toplu taşıma araçlarında, metro duraklarında vs. umumi alanlarda ellerine müzik aleti alarak müzik çalan, daha sonra ise insanlardan para toplayan kişiler için de geçerlidir. Umumi alanlarda kimsenin rahatsız edilmesi doğru değildir. Bu kimseler biz kötü bir şey yapmıyoruz, müzik çalarak insanların hoşuna gidecek bir şey yapıyoruz diyecek olurlarsa ben şahsen zevk almıyorum ve rahatsız oluyorum. Benim gibi milyonlarca insan da rahatsız oluyor.

Başka insanları belli meselelerde ikna etmek isteyen bir kimse, TV kanalı kurup veya sosyal medyada sayfalar açarak onlara oradan emri maruf yapılabilir, Neticede isteyen seyreder isteyen kanal değiştirir, isteyen abone olur, takibe alır, istemeyen almaz. Bir şey sorana söylenir, özellikle bu zamanda.

Peygamberimiz aleyhisselam “kellimun nase, ala kadri ukulihim” (İnsanlara akılları, anlayışları ölçüsünde söyleyin) buyuruyor. Eğer bu tavsiyeyi göz önüne almazsak maksat hasıl olmaz. Ağzı kapalı bir şişeyi Niagara Şelalesinin de altına koysanız su dolmaz. Bunun gibi bazı insanların da anlayışları tamamen kapalıdır. Onları asla değiştiremezsiniz. Bu sebeple onları değiştirmek için vakit kaybetmemeli, vakti ve enerjiyi başka faydalı işlere harcamalıdır. Kapalı kaba su doldurmaya çalışmak, ancak vakit israfıdır. Müslüman olmayan birisine ayet-i kerimeler delil getirilmez. Hadis-i şerifleri kabul etmeyen birisine delil olarak hadis-i şerif söylenmez. Mezhepleri kabul etmeyen veya bilmeyen birisine fıkıh kitaplarında yazılmış fetvalar misal verilmez.

Netice olarak diğer insanların da mahşer günü amel defterlerinin sağ tarafından verilmesini isteyen, onların da cehennem ateşinden korunmasını isteyen bir Müslüman öncelikle kendisi onlara kötü örnek olmaz. Yani dini ve dini değerleri kötü temsil etmez. Müslümanlar diğer insanlardan daha fazla hal ve hareketlerine dikkat etmelidirler. Üzerinize temiz, beyaz bir elbise giydiğinizde en ufak bir leke hemen belli olur. Ama zaten üstünüz başınız kir pasaksa, ona bir leke daha eklense kimse fark etmez bile. İmamların veya dindar insanların olası bir yanlışının da hemen gündeme gelmesini bu minvalde değerlendirmeli. İletişim fakültelerinde ilk okutulan derslerden biri, köpek insanı ısırınca haber olmaz ama insan köpeği ısırırsa haber değeri taşır. Yani nadir görülen vakalara insanlar şaşırır ve gündeme gelirler. 2 ayyaş suç işlese haber değeri yoktur. Ama mütedeyyin biri işlerse haber olur. Bu sebeple dine en çok zararı da dini kisveler altında yanlış işler yaparak din düşmanlarına malzeme olanlar vermektedir.

Lisan-ı hal, lisan-ı kaalden entaktır. Öncelikle kendisi yaşayışıyla, okul ve iş hayatındaki başarılarıyla, güzel ahlakı ile çevresine güzel örnek olur, kendisini sevdirir. Anlatacağı mevzuyu Soran olunca da tatlı dille anlatır. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Bu asrın silahı güler yüz ve tatlı dildir. Dinini güzel temsil eder. Thomas Walker Arnold’un İntişar-ı İslam Tarihi kitabına bakılırsa tarih boyunca İslamiyet’e girişlerin hep Müslümanların iyi ahlakları ve kendilerini sevdirmeleri ile olduğu görülür.

İlm-i Siyaset

Asırlar evvel zeki bir köy çocuğu, meşhur bir âlime senelerce talebelik yapmış. Sonunda, hocasındaki bütün ilmi aldığına, artık ondan alacak bir şey kalmadığına kanaat getirmiş ve hocasının huzuruna çıkmış ve icazetini alarak memleketine dönmek istemiş. Hocası ise 6 ay daha kalmasını bu 6 ayda ilm-i siyaseti öğrenmesini, ondan sonra memleketine gitmesini tavsiye etmiş. Talebe ise hem memleket hasreti hem de genç yaşının verdiği toyluk ile bu teklife sıcak bakmamış ve memleketine doğru yola koyulmuş. Bir cuma günü yolu bir köy câmisine rastlamış. Bakmış ki kürsüde pîr-i fâni bir hoca hararetli bir şekilde vaaz ediyor . Cemaat ise hüngür hüngür ağlıyor. Fakat söylediklerinin büyük kısmı yanlış! Genç talebe dayanamamış ve ayağa kalkmış: “Ey cemaat-i müslimîn! Bu hocanın söylediklerinin çoğu yanlış! Şöyle söylüyor ama doğrusu böyle olmalı” şeklinde izaha başlamış. Kürsüdeki vaiz, hiç istifini bozmadan cemaate: “İşte yıllardır size bahsettiğim zındık budur, haddini bildirmek de sizin vazifenizdir” demiş. Fetvayı duyan cemaat, taze âlimin üzerine çullanmış, bir güzel dövdükten sonra câmiden dışarı atmışlar.

Genç âlim, hocasının haklı olduğunu anlamış ve geri dönmüş. Altı ay kadar ilm-i siyâseti öğrendikten sonra aynı yoldan köyüne gitmek üzere yola koyulmuş. Gene bir cuma namazı vakti, yolu aynı köy câmisine düşmüş. Kıyafetini ve görüntüsünü değiştiren âlimimiz, bu sefer vaizi hiç ses çıkarmadan sonuna kadar dinlemiş. Vaaz bitince ayağa kalkmış: “Ey cemaat-i müslimîn! Ben bir seyyahım, çok memleket gezdim, çok vaaz dinledim. Sizin bu hocanız kadar âlim, bu hocanız kadar fâzıl, bu hocanız kadar mübârek bir vaiz görmedim. Bu hocafendinin saçından- sakalından bir tüy, bir kıl taşıyan kişi mutlaka cennetliktir” deyip oturmuş. Bu fetvayı duyan cemaat, “hurraa” deyip hocanın üstüne çullanmış! Bir dakika içinde hocayı yolunmuş tavuğa çevirmişler. Taze âlim, ilm-i siyâsetin ne kadar lüzumlu ve mühim bir ilim olduğunu bizzat tecrübe etmenin rahatlığı ile yoluna devam etmiş! Bugün için de ilm-i siyaset bilen bir insan hemen her ortamda usulünce emri maruf yapabilir. Verilmek istenen mesajların satır aralarında verilmesi de tavsiye edilen bir metottur. (Tavsiye yazı: Satır Arası Mesajlar)

Emri maruf için ilim lâzımdır

İmam Gazali hazretleri Tehâfutu’l-Felâsife kitabında “Dine uygun olmayan yollarla dine yardım etmeye çalışanların dine verdiği zarar, dine açıkça saldıranların verdiği zarardan daha büyüktür.” buyurmaktadır.

Etrafımızda İslami ilimlerin bazı branşlarında ihtisas yapmış, iyi Arapça bilen ama itikadında bazı sapmalar olan insanlar olabilir. Bunlara da usulünce emri maruf yapılmalıdır. Ama emri marufu yapacak olan kişi de en az muhatabı kadar ilim sahibi olmalıdır. Mesela Arapça bilmeyen kişi, bilen birisine kolay kolay emri maruf yapamaz. Eğer yapmaya teşebbüs ederse rezil olur ve bu işten ehli sünnet zarar görür.

Bazı kitaplarda fitne, diğer Müslümanların zarar göreceği iş şeklinde tarif edilmektedir. Usulsüz vusul olmaz. Emri marufun da bir usulü vardır. Bu usul takip edilmezse netice vasıl olmaz. Ehil bir kumandan bir şehri kuşatacağı zaman önce gerekli araştırmalar yapar, surların en zayıf olduğu yeri tespit edip oraya hücum edip, oradan gedik açarak şehre girer ve şehri fetheder. Surların zayıf yerleri dururken sağlam olduğu bir mevkiden hücum emri verirse askerleri telef olur ve bu durum düşmanın işine yarar. Bidat ehline veya din düşmanlarına reddiye yapılacağı zaman da onların kitaplarından ve yazılarından kolayca vesikalı olarak çürütebileceğimiz ve tevili olmayan, karşı tarafın bize bir savunma yapamayacağı yerleri bulup, seçip oradan yürümek lazımdır. Bu işi de ilim ehli yapar. İlmi olmayan avam takımının reddiyeleri karşı tarafın iddialarını çürütmediği gibi aksine karşı tarafa taraftar toplar. Büyüklerimiz “Akılsız dost, akıllı düşmandan daha kötüdür” demişler. Üstelik bunlar kendilerinin emri maruf yaptığını ve cihad ettiğini iddia ederek övünürler. Ve bu tip insanlar maalesef düşman surlarının tahkim edilmiş bir yerinden kendi küçük akıllarına göre saldırmaya kalktıklarında kendilerini engellemeye çalışan ve akıl veren aklı başında insanları korkaklıkla veya hainlikle suçlarlar.

Bozuk şahısların kitap ve videolarına tabi ki cevaplar verilecektir. Ama bu ciddi iş için sağlam bir alt yapı sahibi olmak, ayrıca mantık ve münazara bilmek icab eder. Ehil insanlar bu mevzularda bildikleri halde konuşmazlarsa bu da ayrı bir vebaldir. Ama bu noktada da öncesinde ciddi bir hazırlık, istişare, önünü sonunu düşünme olmazsa olmazdır. Aynı zamanda niyetini de tashih etmelidir. Meşhur olmak, öne çıkmak gibi nefsani arzularla değil, tamamen Allahü tealanın rızası için hareket etmelidir.

Herkese Lazım Olan İman kitabında bu mevzuda şöyle buyurmaktadır;

“Unutmıyalım ki, yirmibirinci asra girdik. Dünyâda ilmin ve fennin son derecede inkişâf etdiği ve en câhil milletlerin bile, üniversiteler kurduğu bir devirde, insanların herhangi bir i’tikâdı (babamdan böyle duydum), (sebebini bilmiyorum ama, hocam böyle söyledi) diye gözü kapalı kabûl etmesine imkân yoktur. Bugünkü gençlik, her şeyin esâsını, sebebini araştırmakda, aklının kabûl etmediği bir şeyi derhal red etmektedir. Türkiye’de, her sene bir milyondan ziyâde genç üniversite duhûl [giriş] imtihânlarına iştirâk ediyor. Yeni ilimlerle yetişmiş olan bu gençlerin, din husûsunda da söylenilen, öğretilen şeyleri akıl ve mantık süzgecinden geçireceğine de şüphe yoktur.” (s.268)

“21. asra girdiğimiz bu günlerde, insanların zamânı az, dertleri çok, kafaları muhtelif düşünceler ile doludur. Bugünkü insanlar, aynı zamânda birçok yeni ilimler öğrenmiştir. Her okuduğu kitâbı bunlarla mukâyese etmektedir. Onun için, onlara bugünün şartlarına uygun, vesîkalı ve ilmî, fennî ve mantıkî fikirler vermeğe mecbûruz. Her sene, bir kısmını ilâve ederek, bugünkü hâle gelen kitâbımızı, yazmak ve neşr etmek imkânı verdiği için, Allahü teâlâya ne kadar şükr etsek azdır. Allahü teâlânın ni’metleri sonsuzdur.” (s.369).

Netice

Emr-i ma’rûf; el, dil ve kalple yapılır. Elle kötülüğe mani olmak, nasîhati bildirmek hükûmetin vazîfesidir. Dille yapmak din adamlarına, yâni âlimlere, kalple yapmak ise her Müslümana farz olan bir vazîfedir. Çünkü, hadîs-i şerîfte; “Sizden biriniz bir münkeri, yâni kötü, günâh olan bir işi görürse, ona eliyle mâni olsun. Bunu gücü yetmediği için yapamazsa, diliyle engel olsun. Bunu da yapamazsa, kalbiyle o işi beğenmesin. Bu ise îmânın en zayıfıdır.”

Nasîhatin faydalı olması için, tatlı sözle ve yumuşaklıkla yapılması, sertlik gösterilmemesi, münâkaşa  edilmemesi lâzımdır. Ayrıca nasîhat edenin, söylediklerine kendisinin de riâyet etmesi gerekir. Böyle kimsenin her sözü, hareketi İslâmiyete uygun olmalı, kimse hakkında kötü zanda bulunmamalıdır.  Müslümanların işi hep iyi düşünmek ve iyilik olmalı, kötülük yapmaktan mümkün olduğu kadar uzak durmalıdır. Karşımızdaki insan bize bakıp da bu kimse adam gibi adam, ben de bunun gibi olmalıyım diyorsa maksat hasıl olmuş demektir.

Not: Yazıda katılmadığınız hususlar olabilir. Onları yorum kısmında belirtirseniz sevinirim.

Ahmet Faruk Şenkaya

İlahiyat fakültesi mezunu,
Yazı yazmasının sebebi; yazarken hem kendisi birşeyler öğrenmek hem de öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmak,
Herhangi bir iddiası yok.

Yorum Yaz

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.