Kelâmbaz

Çaydanlık

Memleketimizin yüz binlerce yuvasından birinin mutfağında aile fertleri toplanmışlar, ailenin küçük kızının öteden beri değiştirmeyi aklına koyduğu eski çaydanlık meselesini açmışlardı.

– ‘Tamam, öyle de şu çaydanlığı tekrar düşünelim’ dedi Nergis Hanım.

Anne Nergis Hanım böyleydi. Kendi düşüncesi galip gelene kadar mevzuları defaatle ısıtıp, meclis azaları fikrini destekleyene kadar gündemde tutardı. Ekseriya ahalinin pes edip teslim bayrağı çekmesi de yetmezdi ona. Aile efradından kararını destekleyecek başka fikirler duyana, hatta insanlar bu fikri onların zihinlerine getirdiği için teşekkür edene kadar namütenahi çıkışlar yapardı. Arzusunda galip geldiğine kani olduğunda da dudaklarında muzaffer ve bir o kadar müstehzi bir ifade ile sandalyesine yaslanır; başını mütemadiyen “doğru çok doğru” diye tercüme edebileceğimiz bir şekilde sallayarak memnuniyetini ifade ederdi. Ama bu sefer Nergis Hanım karşı bir hamleyle karşılaşmıştı. Kendi küçük zaferini yaşamak isteyen ailenin en genç ferdi fikrini korkusuzca savunuyordu! Aman Allah’ım ne cesaret! Büyük kardeş yenilgiyi çoktan kabullenmiş son celsenin kaç dakika sonra olacağına dair hesaplar yapıyordu. Küçük kız ise hararetli bir şekilde konuşuyordu;

– Artık devir değişti. İnsanlar her sene kıyafet değiştirir gibi eşya değiştiriyor. Zannedilmesin ki bunu tasvip ediyorum. Asla! İnsanlardaki bu tüketim çılgınlığına bir son vermeli; yetkili kimseler alışveriş nasıl yapılır, ne almalıdır ne almamalıdır gibi ciddi mevzular için sokaklarda davul çaldırmalı tellalları dört bir yana salmalı!

Nergis Hanım burada bir devreye girmeli:

– İşte aferin benim kızıma öyle işte.

– Ama anne biz bu insanların arasında değiliz ki…

– …?!

– Sen ki ablamla akran bu çaydanlığı gözün gibi korumuşsun ama artık içi geçmiş biçarenin, değiştirmek gerek.

Nergis Hanımda geciken zaferinden kaynaklı memnuniyetsizlik homurtusu:

– Hayır, yani ben anlamıyorum bu çaydanlığın nesi var? Hala kullanılabilen bir şey neden değiştirilsin ki? İnsanlar delirmiş olmalı? Eski zamanlar böyle miydi? Ahhhh ahhhh…. İnsanlar çömleklerde yemek pişirir hepsi aynı kaptan kaşıklarlardı… Müminin artığında şifa vardır… Devir değişti…Tabaklar çoğaldı renkler soluklaştı…Ne eski tatlar var ne eski çaydanlıklar?..

– Anne? Mevzuyu neden bu kadar uzattın anlamıyorum? Altı üstü bir çaydanlık canım? Bu kadar karalar bağlamak, bu kadar maziye hasret niye? Tamam. Bu da evde kalır ara sıra kendine bunda çay yaparsın.

– Bak şu bilmişe bacaksız, ağzı da laf yapıyormuş…

– Aşk olsun anne. Bi çaydanlık dedik ne bilmişliğimiz kaldı ne bacaksızlığımız. Daha da fikrimi aile cemiyetinde dile getirmem ama… Çaydanlık değişmeli! Aha da sustum.

– Ayy ben bayılacağım!

– Annecim bayıl eğer bir çaydanlık için bayılacaksan bayıl. Aaa yeter ama canım lütfen.

Konuşmayı büyük bir sükutla dinleyen Muharrem Bey derin bir nefes aldı, bıraktı tekrar aldı ve,

– Hanım, kız haklı… Haklı da sen ben yaşlandık… Bu çaydanlığı ilk aldığımız günü demlediğin çayın kokusu burnumda tadı damağımda… Dün ne yediğini ne giydiğini hatırlamayan şu zamane gençleri için bunu anlamak elbette zor. Devir değişti, insanlar değişti, çayın tadı bile değişti…

Eskiden bakır çaydanlıkta soba üstünde dem be dem kaynayıp rengini aheste aheste alan çay yanında unutulmaz sohbetleri yaşamayan şu tıfıllara üzülüyorum. Artık ateşte değil cereyanla beş dakikada demlenen çayın tadında hangi lezzeti alıyor biçareler? Çayın tadını biliyorlar mı acep? Kokusunu duymadan rengini görmeden keyifsiz, Besmelesiz içine attıkları iki üç kâğıt poşetteki kara şeyin ne olduğunu bilmeden demledikleri siyah boyayı ne diye içiyorlar? Soba üstünde fokur fokur kaynayan, lıkır lıkır bardağa dökülen, duman duman odaya rayiha yayan çayın sohbet demek muhabbet demek olduğunu ne bilecekler?

Karıştır çayını zaman erisin

Köpük köpük duman duman erisin

Uzunca bir sükût… Sonra bıraktığı yerden devam etti Muharrem Bey, demini almıştı:

– ‘Büyüklerimiz çay lebriz, lebsuz ve lebrenk olmalı derdi. İnce bellide sunulan zarif misafiri nazikçe kabul edip, kıtlama şekerin takur tukur sesiyle bir yudum çaydan sonra çektikleri bir ohh ile sohbetin besmelesini çekerlerdi. Mazi, bugün ve istikbal… Mevzular derin, hatıralar capcanlı, çay sıcak; içini ısıtıyor insanın… Birbirinin gönlüne dokunan dostlar, odayı ısıtan soba insanın içini ısıtan çay mı yoksa muhabbet mi? Muhabbeti sanki mayi hale getirip damarlarına ulaştıran çay mı kuruyor o köprüleri… Yavaş yavaş üstündeki yeleği kazağı çıkaran dedeler. Bir edepsizlik olur, bir an sohbeti bölerim korkusuyla yerinden kıpırdamayan sabiler… Edep evvela bununla başlardı…

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var amma bir bardak çayın kırk yıl hatırası var… Çaydanlık deyip geçme evladım. Nice davaların tek şahididir o!’

Başını önüne eğen küçük kızın gözleri dolmuş kelimeleri boğazına düğümlenmişti. Niçin değiştirecekti ki çaydanlığı? Artık parlak olmadığı için mi? Parlaklık mıydı bir şeyi güzel gösteren? Eski bir zamanlar yeniyken; yeni bir zaman sonra eskimeyecek miydi? Neydi peki önemli olan? Çay mı çaydanlık mı?

Değil miydi o eskiyen eşyalar evin gerçek sahipleri? Aylarca yıllarca evde nöbet tutan evi sıcak tutan, evi yaşanır tutan? Her yıl modaya göre ev düzüp de rahatı ve huzuru bulamayanlar acaba düşünmezler mi ki baba evinin sıcaklığının nereden geldiğini? Hakikaten değil miydi o çaydanlık nice aile sofralarının yaşayan şahidi?

Küçük kız boğazını temizledi:

– ‘Ben bir çay koyayım’.

Süreyya Hüseyin

Yorum Yaz

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.