1526 senesinde Macar Krallığının ortadan kalkması neticesinde Osmanlılar, Habsburg Hanedanının idaresindeki Avusturya Arşidükalığı ile komşu oldu. Macaristan’ hakimiyet üzerinden gelişen rekabet ve düşmanlık iki imparatorluğu uzun yıllar sürecek bir mücadeleye sürükledi.
Osmanlılar 1529 senesinde Kanuni Sultan Süleyman kumandasında ve 1683 senesinde Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kumandasında iki kez Viyana’yı muhasara ettiler. İki muhasara da muvaffakiyetsizlik ile neticelendi. Hele de 1683’te gerçekleşen ikinci muhasara yaşanan çarpıcı hadiseler ve neticeleri itibariyle hafızalarda uzun yıllar canlı kaldı. Biz bu yazımızda Kahraman Şakul’un Timaş Yayınlarından çıkan “II.Viyana Kuşatması” isimli eserinden istifade ettik.
Kuşatmanın askeri ve siyasi veçhelerini II. Viyana Kuşatmasında Aslında Neler Oldu? – Yaman Olur Köşeye Sıkışan Nemçe’nin Pençesi makalemizden okuyabilirsiniz.
Bu yazıda Viyana muhasarası esnasında yaşanan ilginç denebilecek hadiseleri derledik. Alaka duyanlara Kahraman Şakul’un eserini okumasını tavsiye ederiz.
Viyana Yolunda Yaşananlar
Askerin Huzursuzluğu, İşlenen Cürümler ve Kısas
Yağmur, çamur ve yaşanan aksaklıklar dolayısıyla ordunun aylar süren yürüyüşü, askerin ruh halini zorlamışa benzer. Viyana yolunda 28 mayıs da, sık meşelikler, zorlu yürüyüş ve arazinin darlığı sebebiyle askerin çadır kuramaması neticesinde, homurdanmalar artar ve kavgalar baş gösterir. Bunlardan biri Serçeşme Mahmud Ağa isimli bir rütbeli subay ile Kara Mehmed Paşa’nın bölükbaşılarından biri arasında cereyan eder.
Mahmud Ağa, hasmının kulağını kesmesi üzerine muhakeme edilip 500 kuruş gibi yüksek bir meblağı tazminat olarak öder. Gelgelelim aynı günlerde yoğurt pazarında bıçakla bir yoğurtçuyu öldüren rütbesiz bir erin, kısas hükmünce meydanda boynu vurulur. Yine Mohaç mevkiinde orduya ait sürüleri güden gayrimüslim bir çoban, ordu mensubu bir cebeciyi öldürünce, kısasen idam edilir.
Yolun Zorluğu ve İdamlar
17-25 Haziran arasında 320 kilometrelik İstolni Belgrad (günümüzdeki adı: Székesfehérvár) yolunda düşmanın su kuyularını zehirlemesi, köprü geçişlerinde kavgaların kopması ve sağanak yağmur sebebiyle yolların çamur olması üzerine büyük sıkıntılar yaşanır.
Darda mevkiinde Sadrazam, uzaktan bir mısır askerini çayırda davarını atlattıktan sonra bir de ot biçtirdiği için idam ettirir. Her davarını otlatan bir de sonrasında ot biçtirirse çayırlar çöle döner ve geriden gelen kıtalar davarlarını mecburen tarlalarda otlatır. Bu durumda ekini zarar gören köylüye tazminat ödemek kaçınılmaz oluyordu.

Gergin Köprü Geçişleri
Sefer esnasında orduların saldırıya en açık olduğu anlar köprü geçişleridir. Koca Sinan Paşa’nın Yergöğü’nde orduyu Tuna’dan seri bir şekilde geçirememesi, pusuda bekleyen düşman topçusuna büyük bir fırsat vermiş, asker köprüyü geçerken top atışıyla köprü çökmüş, ordunun yarısı Tuna’nın karşı sahilinde kalmıştı. Akıncı birliklerinin de bulunduğu ordunun bu yarısı, padişahın gözü önünde düşman tarafından imha edilmişti. Bu elim hatıra tüm detaylarıyla Osmanlıların zihnine işlemiş olduğu için, köprü geçişlerinde gerginlik, stres had safhaya ulaşmaktaydı. Hâliyle Viyana seferi esnasında da çok defa ağız dalaşı ve hakaretlere, itip kakmalara ve nihayet çığırından çıkan silahlı kavgalara dönüşür. 17 Haziranda Perinvar köprüsünde sipahi, yeniçeri, cebeci ve sekbanların ellerindeki balta ve topuzlarla birbirine girer. Bu esnada arada kalan pek çok asker ve mal da ezilir. 18 Haziran’da Mohaç ve Batasek te dokuz köprü geçilir. Geçiş esnasında kavga çıkaran bir yeniçeri ortası olduğu gibi Kanije Kalesine sürgün edilir.
Viyana Kalesi Önünde
Süleyman Han Kasrı
Kara Mustafa Paşa, Viyana’ya varınca muhasaradan önce şehri 1529 senesinde muhasara eden Kanuni Sultan Süleyman’ın otağını kurduğu (Neugebaude) semtini ziyaret eder. Sultan Süleyman otağını bile almadan apar topar çekilince, Viyanalılar burada kuşatmanın anısına otak şeklinde bir kasır yaptırır, burası zamanla kasırlar, bahçeler ve türlü hayvanlar barındıran şirin bir beldeye dönüşmüştür. Merzifonlu’dan 20 sene önce barış zamanında Viyana’ya gelen Evliya Çelebi beldenin, “Biz Süleyman Han’a otağını bıraktırıp kaçırtmış adamız” demiş olmak için mamur edildiğini ifade eder. Yine de güneş vurdukça parıl parıl parlayan kırmızı bakır kaplı çatıların ihtişamı her iki Osmanlı elitini de etkilemiştir.
Viyana Surları
1683 senesinde Merzifonlu’nun kuşattığı kale, 1529’da Sultan Süleyman’ın muhasara ettiği Orta Çağ kalesinden daha gelişkin ve tahkim edilmişti. Esasen kalenin ilginç bir hikayesi vardır. Üçüncü Haçlı seferine katılan İngiliz Kral Arslan Yürekli Richard eve dönüş yolunda kavgalı olduğu Avusturya Dükü’nün topraklarından kimliğini gizleyerek geçme niyetindedir. Ne var ki yakalanıp kendisini zindanda bulur. Avusturyalılar tam 300 kova gümüş karşılığında İngiliz Kralını serbest bırakırlar. İşte görkemli Viyana kalesi bu 300 kova gümüş ile inşa edilir.
Viyana şehrinin etrafındaki tahkimat, burçlar, hendek ve hendeğin içinde yer alan bağımsız tabyalardan oluşmaktaydı. 30 metreye ulaşan hendek, kışın sızmalara yazın ise İmparatorluk Sarayı Hofburg’un da bulunduğu mahallelerde nem ve çürümeye sebep olduğu için su ile doldurulmamıştı. Osmanlılar kuşatmalarda sulu hendekle karşılaştıklarında öncelikle hendeği besleyen su kaynağını bulup bu kaynağı kesip, hendeği kurutmaktaydılar.

Viyananın dört bir tarafını dönen surların kuşatmaya en makul yeri Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın taarruz ettiği Hofburg sarayının karşısısındaki (mimarisi hatalı) Löbel ve Burg burçlarıydı. Hofburg sarayının bile surun duvarına yapışmış gibi durması, gedik açılırsa surun arkasında art siperler kazıp tahkimat alacak boş alan olmadığı için kuşatmacılar gedikten derhal şehrin içine girebilecekti.
Üstelik buradaki varoşlar ve arazinin dolgusu, hendeğe inişe engel olan şarampo yokuşunu ortadan kaldırıyordu. Metrisleri ve lağımları inceleyen kurtarma ordusu heyetinin de ifade ettiği gibi, 1 gün daha gecikilmesi halinde şehir düşmüştü. Bu durumda pek çok talihsizliğin ve disiplinsizliğin mağduru pozisyonundaki Merzifonlu’nun kuşatma savaşlarındaki askeri dehasını teslim etmek gerekir. 120 yıl önce Batı Akdeniz’in kilidi olan Malta kuşatmasında, kale yanlış yerden muhasara edildiği için düşmemiş, muhasaraya sonradan yetişen Turgut Reis duruma içerlemiş ise mevcut plandan dönmek mümkün olmamıştır.
Osmanlı Lağımcıları
Kuşatmalarda Osmanlı lağımcılarının ne kadar önemli bir fonksiyon icra ettiği malumdur. Yerin metrelerce altından tünel kazarak ulaşılan hedefin tam altına yerleştirilen barut haznesini (barut dolu bir oda) ateşlemek suretiyle imha etmeye dayalı lağımcılıkta Avrupalılar Osmanlılara göre tecrübesiz sayılırlardı. Bağdaş kurup oturarak çalışan Osmanlı lağımcıları dizleri üstünde çalışan Batılı meslektaşlarına göre daha dar ve alçak tavanlı dehlizler kazmaktaydı, böylece tahrip gücü daha yüksek oluyordu.

Viyana’yı kurtarmaya gelen Leh ve Alman ordusu Viyana ormanlarına girince Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, düşmanı karşılamak için tahkimatlar kurmaya ve orduyu diğer yanda saf düzenine sokmaya girişti. Öte yandan lağımcılar faaliyetlerine devam etmekteydi, metrisler ise yeniçerilere emanet edilmişti.
12 Eylül günü Osmanlı ordusunun 4 saat içerisinde dağılmasını kimse beklemiyordu. Müttefikler 2 yada 3 günlük bir çatışma planlamıştı. Savaş kaybedilip, yeniçeri ve tamam ordu Viyana deresini geçip Budin’e doğru kaçarken, yerin metrelerce altındaki lağımcıların bütün bu olanlardan zerrece haberi olmadı. Çıktıklarında metrisleri boşalmış görünce kalenin düştüğünü zannedip, sevinçten oynamaya başlayan bu zavallı lağımcıların sonu elim olmuştur.
Laz Reisülküttab
Kuşatma esnasında civar kalelerden pek çoğu Osmanlı ordusunun uyandırdığı dehşet karşısında direnmek yerine teslim olma yolunu tutmuşlardır. Buralarda yatmakta olan Türk esirler de iyi niyet gösterisi olarak salınmaktaydı. 23 Temmuz’da ordugaha varan 66 Müslüman esire Reisülküttap Laz Mustafa Efendi’nin sadece 100 akçe ihsanda bulunması, tarihlerde eleştiri ve istihza (alay) konusu olur. Silahdar tarihi “Lazlarda asla cömertlik ve kerem bulunmadığından, reisülküttabın lütuf ve ihsanı da ancak azdan veren candan verir misali, bu kadar olabilmişti” diye yazar. Reisülküttab Laz Mustafa Efendi, muvaffakiyetsizliğin bedelini canıyla ödeyenlerdendir. Ne var ki Merzifonluya gösterilen hürmet ona gösterilmez. Edirne’de bayağı bir cürümlü gibi ipe çekilir.
Frenk Şapkasını Kesip Giyen Askerler
20 Temmuz’da ordugahta Frenk şekilli bir casus daha yakalanır. Orduda ekmekçi olduğunu söyleyen adam sorgulanmak üzere Asesbaşına teslim edilir. Yağma neticesinde Nemçe ve Macar elbiselerini ordugahta giyip gezen pek çok asker bunun üzerine şapkalarının kenarlarını keserek Frenk olmadıklarını ispatlamaya çalışırlar.

Bombalanan Şehir ve Kilise
Prater adasına kurulan Osmanlı topları şehir merkezini vurdukça gülleler taş serpintisine yol açık çok yaralanmaya sebep olmaktaydı. Şehir içinde çatılardan sonra sıra caddelerin taş döşemelerini sökmeye gelmişti. Osmanlıların adadan şehri vurup durmaları şehir idaresini acil gösterdiği için aşağılayıcıydı.
Osmanlılar muhasaralarda bilhassa sütunlar üzerinde yükselmiş bronz ve gümüş heykelleri vurarak, müdafilerin maneviyatını kırmayı hedefledikleri sıkça görülen bir pratiktir. 24 Temmuz’da bu kabilden Aziz Stefan Kilisesi güllelerin hedefi olur. Ayin esnasında gerçekleşen bombardımanda kilisenin orgu paramparça olur. Kuşatma boyunca katedral 1000’den fazla top atışına hedef olur.

Şehirdeki direnme azmine karşı bozgunculuk olarak kınanan gelişmeler de olur. Lağım savaşının ilk gününde Starhemberg, pek çok kadının İskoç kapısı haricinde kurulan gizli pazarda düşmanla alışveriş yaptığını öğrenir. Çitlerin öte yanına izinsiz geçenlerin idam edileceğini duyurur. Kuşatma başlayalı bir hafta olmuştur ama Viyanalı kadınlar sebze derdine düşmüştür bile. Kurtarma ordusunu örgütleyen Dük Karl, Leh kralına yazdığı mektupta Viyanalıların saraylı oldukları için fazla direniş göstermelerini beklemediğini, bu sebeple acele hareket etmezse şehrin uzun süre dayanamayacağını söylemektedir.
Şehirde Rimpler ve Starhemberg gibi iki askeri uzman ve profesyonel müdafinin bulunmaması halinde şehrin bu kadar uzun ve metanetli bir şekilde dayanması mümkün gözükmemektedir.

Zehirli Ok
Osmanlılar bu çağda artık modasının geçtiği düşünülen kısa yaylarını da verimli bir şekilde kullanıyorlardı. Hendek başında bolca zehirli ok atarak garnizonu dehşete düşüren okçular, önemli bir kumandanı zehirli okla öldürmeyi başarmışlardır.
Metriste Şoka Giren Paşa
2 Ağustosta Şam Valisi Hüseyin Paşa, metrise girdiği gibi tabyasını vuran bir humbara ile toprak altında kaldı, ancak aramalardan sonra yeri tespit edilip kurtarıldı. Girdiği şoktan dolayı bir süre “ağız dil vermez meyyit-ü müteharrik” gibi kaldığı kaydedilir.

Düşman ile kıran kırana savaşın verildiği metrisler, ölen hayvan leşleri, humbaraların ve lağımların havaya kaldırması ile ortalığa saçılan cesetlerin ortaya çıkardığı koku sebebiyle serdengeçtilerin psikolojisini alt üst etmekteydi. Hüseyin Paşa, henüz siper-metris havasına alışmadan bir anda canlı canlı toprağa gömülünce, lal kesilip tepki vermez bir sinir boşalması yaşamıştır.
Sığır Hırsızlığı
Kuşatma uzadıkça şehirde yaşanan kıtlık sebebiyle kumanda kademesinin tasvip etmediği hadiseler artıyordu. Hendek başında mücadele sürerken 29 Temmuz günü üniversite öğrencileri ve kasaplardan oluşan bir çete huruç ederek Karantiya Kapısı dışında otlayan sığırların bir kısmını çalıp şehre sokmuşlardı. Starhemberg bu tip hareketler şehirde düzeni bozabileceği için bundan böyle izinsiz huruç edenlerin kurşuna dizileceğini ilan etti.
Asayişsizlik – Sopa Cezası
Ramazanın gelmesine rağmen genel moral çöküntüsü ve artan disiplinsizlik her iki tarafta da gözlemlenmektedir. Örneğin 19 Ağustos’ta bazı kol çavuşlar 100 baş kadar sığırı Karantiya kapısı civarında, Viyana garnizonuna satarken yakalanırlar. Cezaları 300 er değnek olur. 21 Ağustosta bu sefer 3 ermeni ekmekçi, kaleye ekmek satarken yakalanır, onlar da 300 er falaka yer. Top çekmekle muvazzaf bazı tımarlı sipahilerin gevşeklik göstermesi üzerine 100-150 değnek vurulur.

Kedi, Fare ve Eşek Eti
Kuşatma boyunca Viyana’da fiyatların ortalama 4 kat arttığı kaydedilmektedir. Sığır etinin fiyatı ise 10 kat artmıştır. Bir kaç sene öncesine kadar şehri kasıp kavuran veba salgınları görülemiyordu zira ortada gezecek fare kalmamıştı. Eşek, fare ve kedi artık sıradan bir gıda idi. Halk çaresizlikten damlarda tuzakla kedi yakalamaya başlayınca, kedilere “çatı tavşanı” denilmeye başlanır. Kuşatmanın canlı şahitlerinden Avukat Christian Huhn kedi etinin tatlıca olduğunu, tuzlu domuz yağıyla kızartılıp bir kadeh tatlı şarap eşliğinde yenildiği vakit fena bir yemek olmadığını yazar, yukarı çarşıda böyle bir ziyafet 1 filori diye kaydeder.
Yükselen Tabya ve Patlayan Lağımlar
Kurtarma ordusu Kahlenberg tepesinde gözüktüğünde dahi metrislerde Osmanlı serdengeçtileri ve yeniçeriler amansız bir şekilde mücadele vermekten vazgeçmediler. Lağımlar ile son ana kadar şehrin düşmesi bekleniyordu. Hakikaten de kurtarma ordusu oyalansa perde duvarlarından birinin inmesi işten bile değildi. Yeniçeriler hendek içinde kurdukları tabyaları toprak yığa yığa o kadar yükseltmişlerdi ki, keskin nişancılar Hofburg sarayının üstündeki erleri avlamaya başlamışlardı. Osmanlı lağımcılarının muharebe ve felaket günü olan 12 Eylül de lağımların hedefe ulaşıp barutla doldurdukları ortaya çıktı. Demek ki Viyana bir kaç saat farkla kurtulmuştu.

Bozgun, Ordugah Yağması ve Sonrasında Yaşananlar
Sobieski’nin Leh Birlikleri
12 Eylül günü müttefikler Viyana Ormanlarından Osmanlıların üzerine 3 kol halinde ilerledi bunlar Sakson birlikleri, Bavyera birlikleri ve sağda Leh Kralı Sobieski’nin birlikleri idi. Kuşatma ordusunun zaferinde belki de en az katkıya sahip olmasına rağmen, moda tabirle PR’ını yapmayı çok iyi beceren Sobieski, gerek atın üzerindeki obez görüntüsü, gerek grandiyöz tavırları ve kaprisleriyle kuşatma ordusunun zaferine damgasını vurmuştur. Ordusunda müslüman Lipka Tatarlarını da istihdam eden Sobieski’nin, aynı zamanda 1673 Hotin Muharebesi’nde esir aldığı yeniçerilerden bir birlik kurduğu söylenir. Mehter takımı da olan bu yeniçeri birliğinin sefere iştirak edip etmediği şüphelidir. Sobieski onlara muharebeye girmeme izni vermiş hatta dilerlerse karşı tarafa geçip yoldaşlarına katılabileceklerini söylemiş, onlar ise güya bağlılık yemini edip bunu reddetmişler. Bu rivayetten yola çıkarak Sobieski’nin centilmen ruhlu ve makul bir kral olduğu çıkarımını yapmak büyük bir yanılgı olur. Zira o ve emrindeki Lehler gerek ordugahın yağmalanmasındaki başıbozuklukla gerekse vira ile teslim alınan Ciğerdelen ahalisini katletmekle, harp hukukundan bihaber çayır yabanileri olduklarını göstermişlerdir.

Ordugah Yağması
12 Eylül öğleden sonrasında, ordu bozulunca Sadrazam atına atlayıp ordugaha yürüdü. Bozulan orduyu burada toplayıp ümitsizce yeniden taarruz etmeyi planlıyordu. Ne var ki Leh birlikleri otak mahallinini önündeki çadırlara kadar sokulunca otak mahalli hariç tüm ordugahın işgal altında olduğu anlaşıldı. Lehlerin eline geçmemesi için hazine yağmasına izin verildi. Bir kısım esir ve mühtedi bir çok içoğlanı kaptıkları hazinelerle Leh tarafına kaçmıştı. Koyuna koltuğa sığar hafif eşyalardan başka tüm hazine ve evrak düşmanın eline geçmiş, enderunlular ve içoğlanları, paşa ile birlikte otağın arka kapısından kaçmışlardır.

Otak kelimesiyle tüm otak mahalli kastedilmektedir ki yanlış anlaşılmayı gidermek için buraya değinmekte fayda var. De La Croix’in tasvir ettiği padişah otağı 1.5-2 kilometre kare çapında devasa bir alandı. Etrafı 1.82 metre yüksekliğe ulaşan yeşil ve kırmızı ekoseli kaba keten brandayla çevrili idi. Dalerac otak mahallini Paris’in meşhur St.Denis mahallesi büyüklüğünde tarif etmektedir. Sırasıyla çerge denilen yuvarlak bir çadır, düz ve uzun ikinci bir çadır ve arz odası görevi gören üçüncü bir çadırdan oluşuyordu. Son çadıra yakın uyumak için kullanılan oba, hamam ve hela çadırları vardı.

Otak kamaştırıcı oryantal ayrıntılar arasında avlular, koridorlar, hamamlar ve çeşmeli bahçelerle müzeyyendi. Sobieski otak mahallini karısına yazdığı mekupta “Sur içi Varşova veya Lviv kadar gösterişli” ifadeleriyle tarif etmektedir. Otağın kendisi başlı başına bir hazineydi, Odaların ve ek çadırların kumaşında ve döşenişinde altın sırmalar, pahalı taşlar ve Çin ipeği kullanılmıştı. İçeride bir de tavşan, papağan ve cins kedilerin bulunduğu canlı hayvan koleksiyonu vardı
Hayvanat Bahçesi ve Yeniçeriler
Viyanada en son esir edilen Osmanlılar, Favoritadaki hayvanat bahçesinde tutulan dişi aslanın bakımıyla görevli 23 yeniçeri olmuştur. Sobieski bunların zaferden birkaç gün sonra bizzat kendi teklifi üzerine teslim olmayı kabul ettiklerini ve hayatlarının bağışlandığını söyler.

Sadrazam Otağındaki Ecza
Sadrazam’ın otağını yağmalayan Sobieski’nin en çok dikkatini çekenlerden biri de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın ilaç sandığında bulunan ecza olur. Kendi başhekimi Pecovini eklem ağrılarına iyi geldiğine inanılan balık türlerinin otakta bulunmasına hayran kalır. Zehirlenmelere karşı sadrazamın Viyana’ya panzehir taşları da getirdiği aktarılır. Bunların kıymetlileri kirpi ve maymunun mide ve barsaklarından çıkartılan taşlardır ve her biri mücevher fiyatına bulunmaktadır.

Kahve – Kruvasan
Viyana kuşatması ile ilgili efsanelerden en başlıcası Türklerin bırakmak zorunda kaldığı kahve çuvallarını tesadüfen su ile karıştırıp içen Viyanalıların kahve ile tanışmasıdır. Bunun tamamlayıcısı Türk hilalini sembolize eden ay çöreğinin kruvasan olarak uyarlamasıdır. Ne yazık ki bu efsane 20 senelik bir fark ile hakikatten ayrılıyor. Zira Viyanalıların kahve ile tanışması 1663 senesinde açılan bir kahvehane ile olmuştur. Gösterdiği büyük fedakarlıklar sebebiyle ulak Koltschictzky’e ise kuşatmadan sonra sokakta kahve pişirip satma ayrıcalığı bahşedilir.
Sadrazamın Başı
Viyana bozgunundan sonra müttefik ordusu Osmanlıların üzerine sefer düzenledi. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hücumu Estergon’da göğüslemesi gerekirken, Belgrad’da konaklamayı tercih etti. Estergon garnizonu kendi kaderine terkedilmişlik ve bozgunun getirdiği moral bozukluğu ile şehri anlaşma ile Avusturyalılara teslim edince, kabak haliyle Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başına patladı. Budin ve Uyvar arasında kilit bir serhad şehri olan Estergon’un düşüşü, affedilmez bir hataydı.

İstanbul’dan gelen çavuşlar, Merzifonlu’ya Belgrad’daki sarayında idam hükmünü tebliğ etti. Paşa akıncı geleneği üzere cesedi toprağa kavuşması için yerdeki halıyı kaldırttı.
Naaşı Belgrad’da ismini verdiği mahalledeki camiye defnedildi. Ne var ki hayatında ölüm kustuğu Nemçeliler onu mezarında rahat bırakma niyetinde değildi. Belgrad kısa bir süre için Avusturyalıların eline düşünce, Merzifonlu’nun kabrini açıldı, kafatası Viyana’ya götürüldü.
Avusturyalılar, Türklerden gelen eleştiri ve tepkilerden yılmış olarak 1976 senesinde kafatasını teşhirden kaldırdılar, 2006 senesinde Viyana Merkez Mezarlığına gömdüler. Türkiye başından itibaren Merzifonlu’nun kesik başının Edirne’ye getirildiğini bu sebeple kafatasının maktul sadrazama ait olmadığını savunmuştur. Bu sebeple 2006 senesinde resmi talep olması halinde tören yapılacağını bildirmelerine rağmen, Türkiye bu talebe menfi cevap vermiştir.





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz