Kelâmbaz

Refik Halid’in “Tanıdıklarım” kitabında sansürlenen Enver Paşa

Enver’le Babası (Refîk Hâlid, Tanıdıklarım, 1341 / 3.Bölüm)

“Enver”in şimdiki “Kremlin” Sarayı’nda yaşadığını haber alan yaşlı ve rind-meşrep bir zat dün bana hikaye etti; aynen vâki, aynen hakikattir:

Bu oğlanın tali’i de sahih saraydan, debdebeden açılmış… Kim derdi ki benim ufacıklığını bildiğim, elinden tutup mektebe başlattığım o sinsi ve mavi donlu çocuk bir gün gelecek, yedi devlete harp açacak, yedi yüz bin adamın kanını akıtacak, yedi milyon lira servet yapacak, memlekette on sene vur aşağı, al yukarı, har sürüp harman savuracak?.. Fakat zamâne böyle… Baksanıza bir küçücük maymunun bir koca hükûmeti alt üst ettiği bir asırda küçücük Enver de niye daha büyük diğer bir devleti herc ü merc edemesin?.. Evet, Enver’i pek küçükken, ufacık iken tanıdım. O zaman, işte otuz sene kadar olacak, Manastır’da memur idim, gençtim, haşarı idim, rakıya, saza düşkündüm. Bir akşam iki arkadaşımla beraber meyhaneye oturup çıkıştırırken baktık kapıdan içeri uzun boylu, gücü kuvveti yerinde, fakat kıyafeti düşkün, etvârı acemi bir adam girdi, geçip köşeye oturdu, bir şişe rakı ısmarladı ve hüzünlü hüzünlü, tek başına, avucu şakağında düşünmeye başladı. Arkadaşlara:

– “Çocuklar! Bu bir hemşehri olsa gerektir, halinde bir İstanbulluluk var, şunu masamıza davet edelim.” dedim. Bu teklifim kabul oldu. Derhal:

-“Hele şöyle yanaş hemşehri, maksat biraz neşe bulmaksa hep bir arada atarız, daha çabuk keyf oluruz!” dedik. Kabul etti.

-“Nesin? Ne arasın? Derdin nedir?” diye sorduk.

-“Nâfia kondüktörüyüm. Kör tali’ buralara attı, dağ tepe düz gider, ömrümü yollarda rençberler arasında heder ederim. Nearayacağım? Bela mı?” dedi.

-“Adam, bırak kederli sözleri! Allah iyi eder, merak etme!” cevabıyla susturduk. Tatlı tarafından açtık.

Mübarek meğerse misli bulunmaz bir hânende imiş,

-Hele size bir okuyayım!” dedi de bir gazele başladı. Sesiyle dağlar dereler inledi… “Bir, bir daha!” derken biz sabahı etmeye başladık, kondüktör gözümüzde kıymetleşti.

-“Yaşa! Var ol!” diye diye adamcağızı şafak sökünceye kadar söylettik. Nihayet:

-“Birader, şimdi anlat, bekar mısın, evli misin? Ailen varsa nerede?” diye soruşturduk.

-“Yer bilmem, yurt bilmem. Bir hana tıkıldım, oturuyoruz. Bir haremim, bir de ufak oğlum var.” dedi.

-“Öyle olmaz, size bir ev bulalım, yerleştirelim. El birliğiyle işini yoluna sokarız!” dedik.

Büyük Kazasker Hanı derler, Manastır’da bir han vardır. Onun kuytu, loş bir odasına sığınmış bir kadın ve bir mavi donlu, pembe renkli, ablak yüzlü, sinsi, uslu bir oğlan! Kondüktör oğluna: “Koş Enver! Amcalarının ellerini öp!” emrini verince çocuk utana sıkıla bir eliburnunda yanımıza yaklaştı. “Şap! Şap! Şap!” hepimizin ellerinden bir defa öptü, biz de: “Öpenin çok olsun!” diye dua ettik.

Ağzımız kuruya idi de etmeye idik. Oğlanın elini değil, eteğini, ayağını dizini bastığı yeri, faytonunun altını bile öptüler. Hem kaç bin kişi? Acaba kimin ötesi berisi bu çocuğunkinden daha fazla öpülmüştür?.. “Kahramân-ı Hürriyyet” diye herkes peşinde, setresinin ucunu olsun öpebilir miyim diye günlerce koştu! Hâlâ da Rusya’da, Azerbaycan’da, bilmem ne cehennemde yine el, etek öpenleri tümen tümen… Hiç bu derece makbûl bir dua ömrümde görmedim, bir tuttu ki!..

Her neyse, kondüktör Ahmed Efendi’yi bir eve yerleştirdik. Hânendeliğini de şurada burada, eşrâf konaklarında medh ettik. Sesinin güzelliği sayesinde hayli ahbap peyda etti. Kibar evlere çattı, hulasa işini yoluna koydu… Bir gün ziyaretine gitmiştim. Enver içeri girdi, bir iltifat olsun diye: “Gel bakalım küçücük paşa!” diyivermiyeyim mi? Hakikaten az günde öyle küçücük bir paşa oldu ki değme gitsin. Otuz ikisinde yoktu, köftehor serasker forması taktı… Benim dualarımla temennilerim bu çocuğa öyle isabet ediverdi ki… Şimdi düşündükçe hiddetimden sakalımı yolacağım geliyor.

Neyse, gelelim maceraya:

-“Mektebe gidiyor musun?” diye sordum

-“A aa” dedi, “Kaydırak oynuyorum!”

-“Yo!” dedim. “Haylazlık yeter, okumalı, adam olmalı, büyük adam olmalı!”

Keşke sebep olmaya idim de haylaz kalaydı, kaydırak oynayaydı. Bir büyük adam oldu ki pîr… Gölgesinden dünya ürktü. Dünyayı kendisine dar gördü. Başımıza Nemrut kesildi. Elinden tuttum, civarda bir mahalle mektebi vardı. Hemen boynuna bir cüz kesesi, başına yeni bir fes, mavi donunu da değiştirdik, aldım götürdüm:

-“Derisi benim, kemiği senin. Ne yaparsan yap!”

mukaddemesiyle Enver’i muallimin önüne oturttum. Hoca:

-“Elif ” dedi. Enver yarı peltek tekrar etti:

– “Eyif ”

Musibet çocuk sonra elifbaya bile musallat oldu. Yazıyı bile alt üst etti ya! Hocanın eli de amma uğurlu imiş!..

İyi hatırımda değil ama, galiba, derse acele ile besmelesiz mi başladı, ne oldu?..

İşte Enver’i ben bu yaşta tanıdım, mektebe ben başlattım. Manastır’da bulundukça ve yolda tesadüf ettikçe gelir elimi öperdi. Aradan zaman geçti, ben diyar diyar dolaştım. Daha ne kondüktörlerle ahbap oldum. Ne Enverler gördüm. Hatıralarım birbirine karıştı. Derken Meşrûtiyet ilan olundu. Bir Enverdir gidiyor, “Kahramân-ı Hürriyyet Enver!” Kendi kendime:

-“Ahdim olsun, şu arslan kimse hele bir gelsin, muhakkak elini öpeceğim!” diyordum.

Ben de herkes gibi “Yaşasın Enver!” diye haykırıyordum… O sırada köprüde biri elimden tuttu, iri boylu, güçlü kuvvetli, kıranta bir adam, gözüm ısırıyor ama kim? Bir türlü çıkaramıyorum.

-“Ayol!” dedi, “Tanımadın mı? Ben Kondüktör Ahmed değil miyim?”

-“Vay! Sen misin?!” dedik, sarıldık.

-“Nasılsınız?” dedim.

-“Allah’a çok şükür, iyiyiz.” dedi. O zaman bir oğlu olduğunu hatırladım:

-“Ya mahdum? O da afiyettedir inşallah? Nerelerde, ne işle meşgul?” diye aptal aptal sordum.

-“Enver mi? Haberin yok mu canım? ‘Kahramân-ı Hürriyyet’ oldu!” demesin mi?

En garibini anlatayım. O benim elimi şapır şağır öpen Enver’in meğerse ayağına kapanmak, ayağını öpmek kaderimde yokmuş, işte asıl buna yanıyorum.

Akrabamdan birini idama mahkum ettiler. O zaman Harbiye Nazırı idi. Üç gün çalışa çabalaya nihayet yanına girmeye muvaffak oldum. Yalvardım, yakardım, eski günleri hatırlattım, kendisini mektebe elimle başlattığımı söyledim. Sakalımı göz yaşımla ıslattım. Ayağına kapandım, dizini, paçasını, ökçesini, neresi gelirse öptüm, öptüm. Fakat hiç biri tesir etmedi:

-“Kanun kanundur, hükmü icra ederler!” dedi.

Ağzından başka bir kelime çıkmadı. Ben de kendi kendime dedim ki: “Sana bu revâdır herif! Yılan yavrusuna, ‘Paşa ol! Büyük adam ol! El öpenlerin çok olsun!’ diyen, kaydırak oynarken ilk metâını tutup mektebe başlatan sen değil misin? Şimdi çek cezanı!

Kelambaz

Tarih • Kültür • Edebiyat • Fikir • Aktüalite

Yorum Yaz

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.