Anasayfa Kültür&Sanat

Sanat Dünyasında Geçen Bir Ömür-Ragıp Karadayı

PAYLAŞ

“Git başımdan Ragıp! Sizden beni üzecek adam çıkar mı? Ben halime ağlıyorum. Ömrüm gitti Ragıp, ömrüm gitti. Senelerdir sinema adına, sanat adına koşturdum, bir incir çekirdeğini dolduracak şey yapmamışım. Eskiden böyle güzel sinemalar, projeler olsaydı vallahi oynardım. Şimdi ahir zamanımda bana güzel bir rol verdiğiniz için ona ağlıyorum.” (Kadir Savun)

Efendim evvela bize bu mülakatı verdiğiniz için teşekkür ederiz. Hayat hikayenizle başlayalım. Bize hülaseten anlatır mısınız? Ragıp Karadayı kimdir?

Ragıp Karadayı. Erzurum’un bir dağ köyünde dünyaya geldim. Tabi büyüyüp aklımız başımıza gelince doğum tarihimizi, günümüzü merak ettik. Anneme sordum “yaz mı idi kış mı idi?” hatırlayamadı. 23 tane çocuk annesi. Bir tanesi üçüz, ikisi ikiz. 19 doğum gerçekleştirmiş. Biz 8 kardeşiz, diğerleri doğum anında veya doğum sonrasında vefat etmişler. O devrin köy şartları malum. Dolayısıyla doğum tarihimi sıhhatli bir şekilde öğrenemedim. Benden sonra bir kardeşim olmuş. Devlet sıkıştırınca, babam amcama söylüyor ve bizi nüfusa ikiz yazıyorlar. Resmi kayıtlara göre 27 şubat 1953.

İlkokulu köyümde, ortaokulu kazâmız Narman’da okudum, ondan sonra okuma şansınız yoktu. Babam bir köyün imamıydı. Kalabalık bir aile ve dışarda okutma imkanı hiç yoktu. Tek bir imtihana girdim yatılı okul imtihanı. Onu da kazada 4 kişi kazanmış biri de bendim. O imtihan dönüm noktam oldu. Eğer öğretmen okulunu kazanmasaydım belki hiç okumayacaktım belki yazma çizme kabiliyetleri de ortaya çıkmayacaktı belki de Erzurum’un bir dağ köyünde çoban olarak hayatımızı devam ettirecektik, kim bilir. Her şeyde bir hikmet var

Edebi olarak etkilendiğiniz birileri var mı?

Çok kitap okudum. Öğretmen okuluna gittikten sona okumanın ne demek olduğunu o zaman anladım. Daha önce ilkokul hayatını hiç yaşamamış kabul ediyorum. Çünkü birleştirilmiş sınıflardı. 1. 2. 3. sınıflar bir aradaydı. Ortaokulu bitirmiş birisi vardı. Yedek öğretmendi. Gelip başımızda duruyordu. Tahtaya bir şeyler yazıyor biz onu deftere geçiriyorduk. Nedir, niye geçiriyoruz bilmiyoruz. 4 ve 5. sınıfta da böyle oldu. Ders yok, öğretmen yok. Ortaokula gittim ödev veriyorlar. Ben ödev ne demek diyorum. Çünkü derinliği yok. Hiç unutmam öğretmen birgün makale toplayın getirin dedi. Ben de makale ne? Nasıl toplanır bilmiyorum. Sonra dediler ki, makale dediğin gazetelerde yazılı şeyler. O zaman gazete alacak paramız da yok. Ama gazete kağıtlarından keseler yapılıyordu. Manavdan kese kağıdı almıştım. Ne kadar kağıt varsa kesip getirdim onları. Öğretmen; “Ragıp senin makaleler bunlar mı?” demiş, gülmüştü. İnsan tabi görmeyince yapacağı bir şey yok.

Öğretmen okuluna gidince okumanın ehemmiyetini anladım. Orada etüt, yatılı şartlar, yemeğimiz, çamaşırımız her şey yerli yerinde olunca, okumaktan başka yapacak bir şey kalmıyordu. Ben de köy şartlarını bildiğim için, okuyamama korkusuyla, bütün gücümü derslere verdim. Öğretmen okulunun en iyi talebelerinden biriydim. Paramız yoktu, kitap alamıyorduk. Gümüşhane devlet kütüphanesinin en devamlı takipçileri bizdik. Sabah erkenden kuyruğa giriyorduk kütüphanenin önünde. Orada seçtiğimiz romanlar vardı. Onları kütüphanenin içinde saklıyorduk başkaları almasın diye. Mesai doluyordu, bir daha ki haftaya yine… O şekilde okuduk birçok kitabı.

O zaman tarih sevgisini biraz da edebiyat sevgisini Oğuz Özdeş’in romanlarından aldım. Milliyetçi muhafazakar bir kesimin çocuğu olduğum için vatan millet deyince seni etkiliyordu. Onun Karapençe diye serisi vardı. Hiç unutmam. Onları defalarca okudum. Hatta seri bitince inanılmaz bir şekilde üzülmüştüm. Sonra duydum ki benim gibi üzülenler çokmuş. Oğuz Özdeş ‘Karapençe’nin Oğlu’ diye bir kitap yazmış, onu da buldum okudum.

Okuma aşkına birisi tutulduğu ve okumanın ne demek olduğunu anladığı zaman, onu kimse durduramıyor.  Şimdi de bu böyle. Türkiye’nin en büyük meselesi insanların okumaya alıştırılıp alıştırılmaması meselesi bence… Okuyamamanın şu zararları var; insanlar kötü alışkanlıklara yöneliyorlar. Vaktini bir yerde harcayacak; ya kahvede ya gazino ya bilgisayar ya oyunla. Ama bunların yerine okuma olunca; o edebiyatın o sayfaların kokusuyla kendisine bir dünya  kuruyor. Onun içinde yaşaması inanılmaz bir tat inanılmaz bir güzellik.

Tabii bu arada da aklımız biraz ermeye başlayınca Necip Fazıl’ı takip etmeye başladım. Onun şiirleri bize büyük ufuklar çiziyordu. Eğitim enstitüsüne geldim. Seyyid Ahmed Arvasi benim pskoloji ve sosyoloji hocamdı. Onun dersleri, konferansları ve kitapları bende çok tesir bıraktı. Milli manevi değerlere bağlılığımızda, ilerleyişimizde atlama taşı oldu.

Bizim klasik Türk edebiyatçılarının çoğunu okudum. Çocuk aklımla çoğunun siyasi endişelerle yazıldığını, ideolojik yönlendirme derdinde olduğunu anlayınca hevesim kaçtı. Bunları okumaktan zevk alamadım. Zamanla bıraktım. Daha kültürel yazılar, araştırma inceleme yazıları, makaleler, dergiler, okumaya başladım.

Gel zaman git zaman sonra çocuklarım okula gidiyordu. Edebiyat öğretmenleri çocuklarıma her ay bir roman okuma zorunluluğu getirmişti. Bir gün ellerinde Peyami Safa’nın bir romanını okurken gördüm. Öğretmen okulundayken okumuştum bir daha okuyayım dedim. Bana o kadar boş geldi ki. 200-300 sayfalık kitapları okuyorlar ama benim çocuğum bundan ne kazanacak sorusuna sağlıklı cevap bulamadım. Laf salatası derler ya… Allah Allah ben seneler önce okuduğumda bu kanaata varamamıştım.

Bir gün Tarık Buğra’nın kalın bir kitabını vermişler. Onu da okudum. Benim kafamda erişilmez zor bir zirve olan Tarık Buğra böyle mi yazmış dedim. Yine benim çocuğum ne kazandı dedim. ”Aşkın Efendisi’ne” romanımı onlara kızarak yazdım. Onlara kızmak iyi oldu. Hani bir atasözümüz vardır; kötü komşu insanı mal sahibi yaparmış. Ben onları beğenmediğimden iyi ki yazmışım.

Öyle bir dünya zor ve zahmetli dünya, tarif etmek mümkün değil. Yaşamayanın anlaması da mümkün değil. Gece 3’de kalkıyorum rüyamda aklıma geliyor. Kitapla alakalı bir cümle, bir yer geliyor, yazmadan uyumuyorum. Namaz kılıyorum aklıma geliyor, namaz bitince hemen gidip yazıyorum. Yazar ve şairlerin böyle benzer çok hatıraları vardır. Hatta Yahya Kemal’in 6 sene sonra bir şiirine aradığı bir kelimeyi koyup düzelttiği söylenir. Bu kadar olur mu demiştim, ama oluyormuş. Kendimden biliyorum.

 

Sinemaya nasıl başladınız?

Ben profesyonel bir sanatçıyım. Sinema ile uğraşanların güzel sanatlarda kabiliyetli olması şart. “Ben de yaparım” deyince işte olmuyor öyle. Resimde, mimaride, görsel sanatlarda, 2 boyutlu, 3 boyutlu sanatlar diye tarif edilir, belli ölçülere uygun olunca insanlar beğeniyor. ”Ya herkes yazıyor çiziyor ama seninkiler niye önde? Ragıp abi sen öyle fevkalade şeyler yaşamamışsın senin yaşadıklarını ben de yaşadım ama ben senin gibi yazamıyorum ve kimse de okumaz ben yazsam…” diyenler çok oluyor. Buradaki incelik insanı sanatçı yapıyor veya yapmıyor. Ressam olmam sinamaya olan problemi çözmemin ana temeli oldu. Öğretmenlikten müfettişliğe geçmiştim. 1 sene eğitimden sonra tayinim çıktı. Tayinde Enver Ören Bey ile istişare ettim. Bana, bizim eleman ihtiyacımız var, gel dediler. Müfettişlik diploması aldım, ama hiç yapmadım. Önce çocuk dergisine verdiler, orada çizimler yaptım. Sonra gazetede, sonra tekrar çocuk dergisi. O sıralarda sesli-görüntülü yayınlar da gündeme gelmişti. Sesli yayınlar kolay pratik olduğu için ondan başladık. İlk işler benim üzerimde şekillendi. Zannediyorum merhum Enver Ören Bey bizi sanat edebiyat kabiliyetimizden dolayı münasip gördüler. Yüzlerce radyo tiyatrosu yazdık, şekillendirdik. Bu arada 19 şubat 93’de ilk Türkiye’nin özel televizyonu Tgrt kuruldu. Genel müdür Rahim Er Bey’di. İlk elemanlar da benim de bulunduğum  5-6  arkadaştı. Büyük bir araştırma yaptım.  Tv sinema büyük paraların olması gereken bir saha. Öyle bir potansiyelimiz ve paramız yoktu. Biz de televizyonculuğun ve sinemacılığın altyapısını oluşturmak üzere araştırma ve incelemeler yapmaya başladık. O zaman Tgrt’nin ilk teşkilatlanmasını Trtden örnek almıştık. Ordaki dairelerin bir benzerini açmıştık.

Bana çocuk yayınları bölümü verilmişti. Animasyon çok cazip geldi. O yüzden önce bu işten başladık. 40 gün bir animasyon firmasına kursa gittik bir iki arkadaşla. Öğrendiklerimizi Tgrt’de tatbik ettik. Beş altı dakikalık Kemankeş Delibalta’nın bir hikayesinin canlandırdık. Ayrıca 3-4 dakikalık bir Sadi Şirazi hazretlerinin ”Kötürüm Tilki” diye hikayesinden faydalanarak animasyon yapmıştık. Tabi seneler aylar geçiyor 10 15 kişi çalışıyoruz, 8 dakikalık iş çıkarmışız. Bu şimdilik hazır olmadığımızın işaretiydi. Elektronik donanımlı bir rapor hazırlamıştık. O zaman öyle bir şey kurmakta müessesemizin imkanlarına ağır geldi. Öyle kaldı.

Sonra diğer televizyonlar yayına başlayınca bize talimat geldi. “Biz de test yayınlarına başlayacağız. 60 film 60 kaset 60 gün yayın” diye talimat geldi. O talimatı aldığım gün çok sevinmiştim, hayallerimizi gerçekleştirmek için ilk adımı atıyorduk, etrafımızdaki insanların bunu havsalaları almıyordu ama ben inanıyordum. Bir insanın bir şeye inanması başaracağına dair problemin yüzde 50’sini çözüyor. Genel Müdür Resul İzmirli Bey bazen ”Ragıp Bey öyle sağlam durmasaydı bu işlere başlayamazdık” diyordu. Elhamdülillah zaten daha önce çekimler için denemeler yapmıştık ve artık sinemanın inceliklerini kavramıştık. Bu radyo sinemaları da sinemanın görüntüsüz bölümü sayılırdı. Onu da halletmiştik, yüzlerce eserin senaryo bölümünü de halletmiştik. bir sürü senaryo yapmıştık. Artık sinema zamanı gelmişti. İyi ekipler kurarak, eski radyo tiyatroları sinemaya aktarmıştık. Merhum Enver Ören Bey’in planı o zaman eski radyo tiyatrolarımızı 60 film 60 kaset 60 tiyatroyu 60 gün yayın yapmaktı. Turgut Özal vefat etti o zaman. 93 senesi nisan ayı. Yayına tamamen başlıyoruz emir geldi. Öyle icab etti. Test yayınları böyle ha oldu ha olacak derken direk yayına başlandı. Öyle olunca ekipleri çoğalttık. Bir film 3 aydan önce tamamlanmıyordu. 1 ay hazırlık, bir ay çekim, bir ay stüdyo çalışmaları… 10 15 ekip kurduk bu hedefe kavuşmak için. Bizim 60 günde 60 film bitirmemiz lazımdı. İyi inandın mı davana, oluyor. O zaman Londra’dan yayın yapıyorduk. Hangi filmler yayınlanacak listeyi ilan edeceğiz. Londra’da arkadaşlar soruyorlar. Hangi filmler yayınlanacak? Kimisi çekimde, kimisi dublajda, kimisi montajda o kadar çok aşamalarda tıkır tıkır verdiğimiz saatlerde tamamladık ve yayınları da aksatmadık. Tabi bunlar çok zor ve yorucu işlerdi. Gecemiz gündüzümüz birbirine karışmıştı ama mükafatı çok büyüktü.

Oyuncu seçerken zorlandınız mı? Çünkü Yeşilçam malum umumiyetle sol görüşlü oyuncular…

Oyuncu seçiminde öncelikle bu işten anlayan arkadaşlarla istişare yaptık. Bize hiç gelmeyecek sanatçılar tahmin ediyorduk. Ama dedik müessesemizin politikası; bir alışveriş dünyasında yaşıyoruz. Biz onların sanatlarına talibiz, onların da bizi işveren olarak görmeleri lazım. Hiç ayırmadan birçok sanatçıyla görüşmeler yaptım. Büyük çoğunluk memnuniyetle görüştü. Tabi Yeşilçamda sinema sektörü ölmüş durumdaydı. Bu erotik film furyası başlayınca değerlerine biraz sahip olanlar geri çekilmişti. Türk sinemasının bittiği dönemde, ben kameraman bulamıyorum, teknik ekip bulamıyorum, yönetmen bulamıyorum. Kimisi kafe işletiyor, kimisi lokanta işletiyor, kimisi başka iş yapıyor. Sektörün bozulmasından dolayı herkes geri çekilmiş.

Onları tek tek bulup geri çıkardık, ikna ettik tek tek. “Gelin bir tane yapalım, beğenmezseniz işlerinize dönün” dedim. Hiç birisi işlerine dönmedi. Şu anda Türk sinemasında dünya çapında bir gelişme varsa o gelişmenin temelinde Enver Ören Bey’in, Tgrt elemanlarının emekleri, bu işteki aşk ve şevki vardır. Piyasaya çıkın, yönetmeninden kameramana, ışıkçısından kostümcüsüne, ne kadar teknik ekip varsa yüzde 90’ı bizden geçmiştir.

Bazı sanatçılar öyle ileri gitti ki, “Çağdaş Sanatçılar Derneği” diye onlar toplantı yapmışlar. Tgrt filmlerinde rol alanlara ceza verme, kendi filmlerinde rol vermeme şeklinde. Bunları bize anlatanlar oluyordu. Biliyorsunuz geçenlerde bir yönetmen isyan etmişti. “Türk sinemasında mafyalaşma var, sektör belli grupların elinde, Türkiye dışında ödül alan filmlerin yüzüne bakmıyorlar” diye. Orada öyle kararlar alanların çoğu yanlış yaptıklarını anladılar, özür dileyenler oldu. Vaktiyle bunlardan birisi de Kadir İnanır’dı. Geldi görüştü bizimle, bir dizi yaptık onunla. Ama Tarık Akan hiç gelmedi, yüzümüze bakmadı, onun kadar katı bir insan hayatımda görmedim. Fakat Fatma Girik geldi mesela. Onun çizgisi, duruşu da belli, ancak film çektirdi. Yeşilçamda insanlar bizimle çalışmak için sıraya girmişlerdi. Çünkü hem haklarını yemiyoruz, hem adil davranıyoruz. Onlar da sinema aşklarına kaldığı yerden devam ediyorlar, sömürü düzeni yok. Böyle bir ortamı nerden bulacaklar?

Dini filmleri çektiğiniz için tepki gördünüz mü hiç?

Dini filmlerde, teşvikten başka bir şey görmedik. Yalnız bazı “modern çağdaş” geçinen gazetelerin, bazı köşe yazarları, onların altında bir şeyler aradılar, köşelerine taşıdılar. “Tgrt olmayan birşey uyandırıyor” havalarına girdiler. Tabii bizim gizli saklı bir hedefimiz falan yoktu. Bu ülkenin insanlarıyız, bu milletin değerlerine sahip çıkıyoruz, büyük bir hüsnü kabul görmüşüz. Bu yüzden çok iyi bir çıkış yaptık. Tgrt büyük bir rüzgar başlattı. Ancak 28 şubat, yani post modern darbe, o rüzgar her şeyimize tesir etti. Tgrt’nin yayınlarına da tesir etti.

Ama şu anda bile Türkiye sinemasını klasikleri oldu yaptığımız filmler. Mahalli televizyonlarda, diğer birçok kanallarda hatta Ramazan-ı şeriflerde, kandillerde onları yayınlanma yarışında olanlar az değil. Yani 30 sene bu filmlerin tutması büyük başarı, az değil.

Sol cenahtan yani pek dindar olmayan sanatçılardan namaz kılan mütedeyyin cenaha kayanlar oldu mu?

Çok oldu, hakikaten gözyaşartıcı birçok şeye bizzat kendim şahit oldum. Bişri Hafi hazretlerinin filmini çekiyorduk, sabah güneş doğmadan önce bir sahne çekmemiz lazım. Bütün ekip hazırlanmış, bütün modern görüntüler kapatılmış, eski görüntü verilmiş. Baktım Kadir Savun bir yere yaslanmış gözlerinden yaşlar akıyor. “Kadir baba hayırdır ne oldu? Kim üzdü seni?” dedim. “Git başımdan Ragıp! Sizden beni üzecek adam çıkar mı? Ben halime ağlıyorum. Ömrüm gitti Ragıp! Ömrüm gitti. Senelerdir sinema adına, sanat adına koşturdum, bir incir çekirdeğini dolduracak şey yapmamışım. Eskiden böyle güzel sinemalar, projeler olsaydı vallahi oynardım. Şimdi ahir zamanımda bana güzel bir rol verdiğiniz için ona ağlıyorum. Sizden Enver Bey’den, Rahim Bey’den Allah razı olsun. Sizler bizlere gelip teklif etmeseydiniz biz bu değerlerin farkına varamayacaktık” dedi.

Kadir Savun

 

Ben çok etkilendim. Yine aynı proje de Yılmaz Zafer, Bişri Hafi hazretlerini oynuyordu. Bir gün Eskişehir’de çekim yapıyorduk. Cuma namazına gitmiştim. O da namaza gelmiş, arkadaşlara demiş ki ”Sakın Ragıp beye söylemeyin, bu hoş geçiniyor 2. projede bana rol versinler gibi anlar çok üzülürüm.” Fakat camiden çıkarken yakaladım. “Naber Yılmaz, neden benden kaçıyorsun” dedim. “git, geliyorum” dedi. Yine yanıma gelmedi.

O günün anısına caminin avlusunda elektronik eşyalar satan yerler vardı. Bana o zaman yeni çıkan çift kaset çalarlardan almış hediye olarak getirdi. Sordum “Niye benden saklıyorsun, ayıp değil ki. Türkiye Müslüman bir memleket. ” “Yaa Ragıp, bildiğin gibi değil, ben Fatih doğumluyum, ben Fatih ruhunu yaşadım. Fakat sen yakışıklısın, şusun busun dediler, beni Yeşilçama ittiler. Daha da çıkamadım, peşimi bırakmadılar. Bu projede böyle bir hava yaşayınca aklım başıma geldi. Bir nevi büyük bir u dönüşü yaptım. Biz de müslüman çocuğuyuz ama şartlar seni sürükleyip götürüyor” Sonra biz de bir filmde daha oynadı sonra hastalığa yakalandı bir pisliğe falan bulaşmadan vefat etti. Allah rahmet eylesin.

Yılmaz Zafer

 

Yine filmlerle namaza başlayan çoktu. Mesela Nevin Aypar, Bişri Hafi hazretlerinin bir sahnesinde ağlıyordu. Ağlamasını durduramadım, çekim bitti yine ağlıyor. “Nevin abla dedim niye ağlıyorsun?”

“Ben ağlamayım da kim ağlasın. Güzelsin diye diye gençliğim gitti, bu zamana kadar geldik. Ben Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunuyum(Yani muhafazakar bir aileden geliyorum). Bu proje çıktı aklım başıma geldi. Bak Ragıp bundan sonra namazımı kaçırmayacağım ve tesettüre gireceğim.” Ben içimden “herhalde bir anlık heves” dedim. Sonra bir gün Tgrt’de dediler ki bir ziyaretçin var. Baktım uzaktan bir hacıanne, meğer Nevin Aypar’mış. Dedi ki “Bak Ragıp ben dememiş miydim? Umreden geliyorum.” Bana hurma, zemzem falan getirmiş.

Yine bir Ermeni’nin Müslüman olması, bazı yönetmenlerin, Reha Yeprem’in, onun hanımının namaza başlaması gibi. Zaten Saadet Güneşi isimli internet sitesinde bu tip hatıralarımın çoğunu yazdım. Oradan detaylı okuyabilirsiniz.

Günümüzde islami camiada bazı film ve diziler var onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onların çoğuna bakmadım. İlkin Dirilişe baktım. Onun reklamı çok yapıldı, o yüzden onu merak ettim. 15 dakika baktım, 15 tane hata buldum. Bana niye hataları görüyorsun denilebilir ama insan şunu diyor; o gördüğüm hatalar da basit hatalar değil. Mesela o kostüm ve aksesuarlar hiç Selçuklu devriyle alakalı değil. Şu anki telakkilere göre yakıştırma. Biraz ordan biraz buradan. Oysa kendi kültürümüze uygun kostümler yapmak zor değil.

İkincisi çoğu insanların bıyıkları dudakları kapatıyor. Osmanlı ve Selçuklu çok halis Müslümanlar. İslamiyete harfiyen uyuyorlar. Yeni müslüman olmamışlar ki! Dinimize göre bıyıkların dudak kırmızısını kapatması doğru değil. Sakallar firavun sakalı gibi madem sakal yapıyorsunuz, sünnete uygun yapın. Gidin firavun rolyeflerine bakın, motiflerine bakın aynısı. Bu basit bilgiler o devirde de biliniyordu. Bunlarınki “ben yaptım oldu.”

Muhyiddin Arabi hazretlerini konuşturuyorlar “olanaklarımız ölçüsünde yanıtlayacağım” diyor. Bir İslam alimini konuşturuyorsun, onun kültürüne göre bir cümle konuşturulsa olmaz mı? Olanak yerine imkan, yanıt yerine cevap kullanılsa anlamayacak mı bu millet? Demiyorum ki ağdalı konuşsun.

Hele bey kızları saçları taa beline kadar uzanıyor. Selçuklu kızları böyle olur mu? Bunlar hakiki müslüman saçının telini göstermezler. Herkesle karma karışık bir cemiyet fotoğrafı var orada. 

Bizim evliya filmlerinde ağır bir konu var mı? Evliyanın hayatı düz, kavga yok, gürültü yok, taş atsan bile eyvallah diyen insanlar, buna nasıl gerilim vereceksin? Kalkıp da Avrupa filmleri gibi Bizans entrikalarıyla Selçuklu’yu anlatırsan, millet de “Ecdat böyle miydi” demez mi? O zaman saymıştım. 15 tane çıkarmıştım. Seyretmedim yani yine seyretmiyorum. Sevdiğim bazı insanlar çok takipçileri olduğunu söylüyorlar. İnsanlar “kötünün iyisi” olduğunu söylüyor, bu açıdan düşünüyorlar. Muhteşem Yüzyıl’da Kanuni gibi bir padişahı o kadar kötü gösterdiler ki, insan utanıyor yani. Herkes kendi zihniyetini gösteriyor. Yani “ben hükümdar olsam böyle yaşarım” demek istiyor. “Müslüman bir sultan nasıl olur” bu mantık yok adamlarda. Yarı masal, yarı yalan, yani entrikayla, mesaj kaygısıyla tarihi ve sinemayı altüst ettiler.

O yüzden çok iyi bir seyirci değilim. Vaktim de yok. 11 cild Ayşe ile Ömer serisini tamamlayacağım. 2’yi bitirdim 3’ü yazıyorum. Ben ressamım, aynı zamanda resimlerini de kendim çiziyorum. 10 15 tane hikaye roman projem var. O yüzden film dizi seyretmeye vaktim olmuyor. Sabah saat 8’de geliyorum, akşam 9’da gidiyorum. Yemek, namaz saymazsak full çalışıyorum. Bu yaşta böyle çalışmak kimseye kolay kolay nasip olmaz. Şunu da anladım ki; iş yapmak isteyenin, eser ortaya koymak isteyenin fedakarlık yapması şart. Hem gezip oynayacağım, hem iş yapacağım, olmuyor, bir koltukta iki karpuz taşınmıyor. Bak görün tarihte böyle üstün başarılı insanları onlar da öyle. Laboratuvarda birşey araştırmak için bütün zamanını vermiş, o şekilde bir çalışmaya imza atmış.

Son olarak gençlere birkaç cümle tavsiyeniz var mı?

Gençlere tavsiyem; akılları varsa bir kere hayatın ne demek olduğu sorusunu kendilerine sorsunlar. Ben çok küçükken bu soruyu kendime sordum. Annemden doğduğum günden bu yana tek bir yolculuğa çıktığımı düşünüyorum, bu da ölüm yolculuğu. Yani doğan bir insan her an ölüme doğru gidiyor. Her saniye daha da yaklaşıyor. Siz buraya geldiğinizde yarım saat-bir saat geçti, o kadar ölüme yaklaştık, finale geldik. Bir ölüm yolcusu ne yapacaksa onu yapmak gerekir, diye düşünüyorum. Bunun için de ömrü her şeye yetmiyor insanın. Ömür çok kısa. Şimdi ben 64 yaşına gelmişim, daha dün gibi… Siz de diyeceksiniz bunu. 20 sene, 40 sene nasıl geçti diyorsunuz. Babam 100 yaşında, daha dün gibi hala çocukluk hatıralarının anlatıyor. Eski peygamberler zamanında bin sene yaşamışlar. Düşünün yani… Ölüme doğru gidiyoruz. Bunu iyi sorgulayarak zamanı iyi kıymetlendirmeleri lazım. Gençlere tavsiyemiz bu.

Bunu en iyi şekilde kitap okuyarak, namazını dosdoğru kılarak, faydalı şeylerle geçirmeleri lazım. Boş vakit yok. Geçirdin mi “eyvaah!” Mesela bir elbise alırsın giymeyiverirsin. Beğenmedin değiştirirsin. Ama geçen zamanı değiştirme bir daha yaşama şansın hiç yok. 100 maddelik işin varsa en kıymetlisini en ehemmiyetlisini o zaman yapman lazım. Seyyid Abdülhakim Efendi’nin dediği gibi “Ehemmi mühimme tercih etmek…” Yani bir önemli var, bir de daha önemli var. Daha önemliyi seçerek zamanı iyi değerlendirmeli. Gençlere bu hissettirilir, öğretilirse bence bu yeter.

Efendim bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

WordPress spam blocked by CleanTalk.