Kelâmbaz

Kadim Medeniyete Seyahat: Mısır Gezi Rehberi

Geçtiğimiz haftalarda 5 günlük dolu dolu bir Mısır seyahatim oldu. Bu seyahatte hem hatıra kalması hem tecrübelerimin zihnimde daha kalıcı olması hem de başkaları ile paylaşmak için bazı notlar tuttum. Tuttuğum bu notlardan okuyucuya faydalı olabileceğini düşündüğüm bir kısmını düzenleyip burada sizlerle paylaşmak istedim. (Yazı biraz uzun biliyorum, ama okuduğunuza değecek 😃)

9 günlük bayram tatilinde memlekete gidip, sıla-i rahim yapmak niyetindeydim. Bilet almayı son haftaya tehir ettiğim için memlekete bilet bulamadım. Cuma akşamına, cumartesiye ve pazara bilet kalmamıştı. Bayramda İstanbul’da tek başıma ne yapacağım diye düşünürken internette rastgele bilet fiyatlarına bakmaya başladım. Derken Mısır’a gidiş dönüş uygun fiyata biletler buldum. 

Bildiğim kadarıyla Mısır, Türk vatandaşlarına son 1 yıldır kapıda vize veriyordu. Birkaç ay önce bu şekilde giden arkadaşlarım vardı. Ama ben yine de iyice emin olmak için internetten -özellikle resmi kaynaklardan- teyid etmek istedim. Lakin gerek Dış İşleri Bakanlığının gerekse uçakla ineceğim İskenderiye konsolosluğunun resmi web sayfalarında hala eski vize prosedürü yazıyordu. Güncellenmemişti. [Bu bilgiler bu resmi websitelerde hala durmaktadır.] İlk başta biraz tedirgin oldum ama daha sonra bizim bürokrasinin bu tür hantal işlerinin çok olduğunu düşünerek, bizzat önceki aylarda gidip gelen tanıdıklarımın sözüne itibar etmeye karar verdim ve kararımda isabet ettim. 

Son yıllarda Türkiye ile Mısır devleti arasındaki soğukluk vize uygulamasına da tesir etmişti. Türk vatandaşları Mısır’a kolay kolay gidemiyordu. 2 ülke arasında münasebetlerin iyiye gitmesi neticesinde son 1 yıldır Türk vatandaşlarına Mısır’a girişte kapıda vize imkanı getirildi. Bunu da göz önüne alarak biraz araştırmadan sonra gitmeye karar verdim. Biletleri gitmeye 3 gün kala satın aldım. Lakin pekçok arkadaşa sormama rağmen yanıma refik bulamadım. Tek başına gidecek olmak insanı ürkütüyordu. Ama yapacak birşey yoktu artık, bileti almıştım. Kafamı en çok rahatlatan şeyler ise otel rezervasyonu ile otel ücreti ödemesinin booking com adresinden önceden yapılmış olması ve ülkede Uber, Indrive gibi beynelmilel şeffaf taksi uygulamalarının faal bulunmasıydı. 

Gitmeden önce internetten bazı araştırmalar yaptım. Google Maps’ten gitmeyi planladığım yerlere işaret koydum. Uber uygulamasını telefona yükledim ve tahmini olarak gideceğim yerlerin başlangıç ve bitiş noktalarını işaretleyerek rotasyon oluşturdum. Böylelikle taksi fiyatları hakkında gitmeden önce fikir sahibi oldum. 

Gideceğim gecenin gündüzünde İstanbul’da hanımı Mısırlı birisinden tl karşılığı 2500 egp (2500 Mısır paundu) aldım. 1 doların 32 tl olduğu bu günlerde 1 dolar 48 egp’ye tekabül ediyordu. Nihayet havalimanına gittim ve uçağım pazar akşamı 23:35de kalktı. Mısır saatiyle 00:30da, Türkiye saati ile 01:30da İskenderiye havalimanına indim. Buraya inme sebebim hem İskenderiye’yi de gezmek hem de buraya biletin Kahire’den daha ucuz olması idi. 

İlk İntibalar

İskenderiye’ye indim. Havalimanına girince sol tarafta vize bölümü var, oradaki görevliye 25 dolar uzattım, görevli ise bir pasaport sayfasının yarısı büyüklüğünde vize kağıdı verdi. Vizeyi illa kendiniz almanıza gerek yok, sırada birlikte beklediğimiz birisi 100 dolar uzattı ve 4 tane vize aldı, daha sonra pasaport kontrol sırasında aile üyelerine birer tane verdi. Daha sonra pasaport kontrolünde polis bu vize kağıdını pasaportta boş bir sayfaya yapıştırdı ve onun yan tarafına ülkeye girdiğime dair mührü vurdu. Aramızda hiç konuşma geçmedi. Anlayacağınız Mısır vizesi bir nevi ülkeye giriş vergisi.

Pasaporta yapıştırılan Mısır vizesi

Pasaport kontrolünü geçtikten sonra valizlerin teslim alındığı kısmın olduğu yerde telefon hattı satın almak için sadece Etisalad isimli bir gsm operatörünün gişesi vardı. Sordum, Vodafone ve Orange isimli meşhur 2 marka İskenderiye havalimanında yokmuş. Takriben 6 dolarlık bir ücrete 8 gb interneti olan bir Etisalad hattı satın aldım. Valizlerin x-rayden geçtiği kontrolden sonra havalimanında işim bitti.

Kontrolde sıra beklerken önümde 60lı yaşlarda, turla gelmiş birkaç kişilik grup kendi aralarında İskenderiye şehrinin tarihine dair sohbet ediyorlardı. İçlerinden birisi, zamanında burada Kleopatra yaşamış dedi. Diğeri de, bu şehri Büyük İskender kurmuş dedi. Üçüncüsü ise burada zamanında dünyanın en büyük kütüphanesi varmış dedi. Sonra da kendi aralarında İskenderiye’nin tarih boyunca hep büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış kadim bir şehir olduğu sonra ise her yerde olduğu gibi Arapların gelip işgal ettiği ve bu hale geldiği, hatta kütüphaneyi de Arapların yaktığı minvalinde konuşmalar oldu. Beyaz Türklerin şuur altındaki bu aşağılık psikolojilerine ve bilgisizliklerine cevap verip yazıyı uzatmak istemiyorum, ayrı bir yazıda belki etraflıca değiniriz. Şimdilik kısaca İskenderiye kütüphanesine dair şu yazıyı tavsiye edeyim…. (İskenderiye kütüphanesini Müslümanlar yakmadı)

 Orada aynı uçakta geldiğimiz Türk bir çift ile tanıştım, onlar da şehir merkezine gideceklerdi. Taksiyi beraber çağıralım ve ücreti ortaklaşa ödeyelim dedik. Youtube’daki gezginler bizi öyle korkutmuştu ki taksiciden son dakikaya kadar fazla para istemesini bekledik ve isterse vermeyelim şeklinde öncesinde karar aldık. Varacağımız yerde inince taksiciye uygulamada yazan ücreti verdik. Taksici ise teşekkür etti ve gitti. Taksicinin binerken valizleri bagaja taşımasına, indirirken yardım etmesine ve sefer esnasında kibar tavırlarına şaşırdık. 

İlk sabah namazı

Havalimanından şehir merkezine giderken 45 dakikalık bu uzun mesafede çok sayıda cami gördük. Belki de Ramazan-ı şerifte olduğumuz içindi bilmiyorum, yol üzerindeki bu camilerde ışıklı süslemeler vardı. Gecenin ortasında İskenderiye’ye indiğim için ilk gece otele para vermeyeyim diye düşündüm. Normalde geceyi havalimanında geçirmeyi düşünüyordum ama orada oturup geceyi geçirmelik bir yer yoktu. Valiz kontrolünden çıkınca havalimanı bitiyordu, dışarı çıkmak mecburiyetinde kalıyordunuz. Ben de yukarda bahsettiğim gibi şehir merkezine gittim. Şehir merkezine taksiye beraber bindiğimiz çift ile beraber gittik, onların kalacağı otelin önünde indik. Otel, merkezi bir yerde idi. Ben oradan birkaç dakikada sahile yürüdüm. Sahilde Komutan İbrahim Paşa camiine gittim. Caminin kapısı kilitli idi. Kapıda yaşlı, haki entarili ve takkeli bir adam da kapının açılmasını bekliyordu. Arapça olarak abdest alınacak yeri sordum, caminin içinde olduğunu ve kapının birazdan açılacağını söyledi. Elinde tesbih sürekli ayakta zikir çekiyordu. İmsaka yarım saat kala caminin kapısı açıldı, abdest alma yeri gerçekten de caminin içinde ayrı bir bölümde idi. Camiye ayakkabınızı çıkarıp giriyordunuz ve ayakkabıları görevlinin olduğu ayakkabılığa veriyordunuz. Görevli ise size üzerinde Arapça numara yazan küçük bir karton kağıt veriyor ve ayakkabınızı o numaraya koyup orada bekliyor. Abdest alıp namaz kılmak isteyen birisi önce abdestsiz bir şekilde camiye geliyor, ayakkabısını çıkarıyor.

Ayakkabı için verilen numara

Sonra caminin içinde bir kapıdan geçip tuvaletlerin ve abdest alma yerlerinin olduğu bölüme geçiliyor. Orada abdesti aldıktan sonra bir mushaf alarak okumaya başladım. Yavaş yavaş cami doluyordu. İmsak vaktine 10 dakika kala ezan okunmaya başladı. Caminin içindeki elektronik vakit cetvelinde imsak vakti 4:10 yazıyordu ama 4:02’de ezan başladı. Caminin imamı ezanı mihrab kısmında ayakta hoparlörle okuyordu. Tam ezan okunurken bir genç çantasından su şişesini çıkarıp su içmeye başladı. Cemaatten yaşlı birisi de ona ezan okunurken su içtiği için kızmaya başladı. Genç ise ezan okunmaya başlasa bile daha imsak olmadığını söyledi. Daha sonra cemaatten başka birisi bu sefer genci azarlayan yaşlıya kızmaya başladı ve Arapça “yessiru ve la tuassiru” (Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız) şeklinde başlayan hadis-i şerifi okudu. Sonra imam da meseleye dahil oldu ve yaşlı adama gence kızmaması gerektiğini söyledi. Daha sonra sabah namazının sünnetine başladık. Cemaatle kıldığımız 2 rekatlik farz ise 15 dakika sürdü. Diğer Arap memleketlerinde olduğu gibi namazdan sonra tesbihat olmadı. Cemaat yavaş yavaş dağıldı. Cemaatin bir kısmı ordaki uzun koltukları birleştirip halka yaptılar. Ve önlerine üzerine Kur’an-ı kerim koymak için yapılmış tahtaları alıp mushafları açtılar. Halkaya ben de dahil oldum. Kaldıkları yeri açtılar. Sırayla herkes 1’er sayfa okumaya başladı. Hatalı okuyan olursa hoca efendi düzeltiyordu. Sıra 2 defa bana da geldi. Hazirun, benim kıraatimi beğendi. Kerahat vaktinin çıkışına kadar bu şekilde mukabele devam etti. Mukabele bitince ben çıkmak üzere iken, duha namazını kılıp öyle çıkmamı tavsiye ettiler ve duha namazının faziletine dair bazı rivayetler naklettiler. 

5 günlük Mısır seyahatimin ilk 2 günü ramazana denk geliyordu. Normalde bu 2 günü oruç tutmayı düşünmüyordum. Çünki seferi olduğum için farz değildi, Ramazan bitince 2 gün kaza edecektim. Bu maneviyatlı ve maceralı gece sonrası ertesi güne yani pazartesi gününe seferi bile olsam oruç tutmaya niyet ettim. Elhamdülillah çok fazla zorlanmadım. Cumartesi günü iftarı Avcılar’da yani Avrupa’da yapmıştım. Pazar günü ise uçağa binmeden birkaç saat önce Üsküdar’da yani Asya’da yaptım, pazartesi günü ise Kahire’de yani Afrika’da yaptım.

Resimde görüleceği üzere Mısır’da hayat tamamen Nil nehri etrafında

Duha namazını kılıp camiden çıkınca İskenderiye şehrini yürüyerek gezmeye başladım. Kordon boyunca yürüdüm. Zaten gezilecek yerlerin tamamı kordonda idi. Yeni yapılan İskenderiye Kütüphanesi, Kayıtbay sarayı, Ebu Abbas Mursi camii ve türbesi, onun bahçesinde bulunan Kaside-i Bürde müellifi İmâm Busayri’nin kabri vs. Öğlene kadar buraları gezdikten sonra yine yürüyerek tren istasyonuna gittim. Ordaki görevliye Kahire’ye tren olup olmadığını, varsa ne kadar olduğunu İngilizce sordum. 1 saat sonra tren olduğunu ve fiyatının 20 dolar olduğunu söyledi. Fiyatın yüksek olduğunu söyleyince “yapacak birşey yok, fiyat bu” dedi ve düşürmedi. Fiyat gerçekten öyle mi idi, turist olduğum için beni mi kandırıyordu tam bilmiyorum. Trene binmedim. İstasyondan çıkınca sağ tarafta kalan yolun diğer tarafında bir adam Kayro, Kayro, Kayro diye bağırıyordu. Arapça olarak Kahire merkeze mi gittiğini, Tahrir Meydanından geçip geçmeyeceğini ve fiyatını sordum. Tahrir Meydanından geçeceğini ve fiyatının 85 egp (1,8 dolar) olduğunu söyledi. Hiç pazarlık bile yapmadan direk bindim. Dolunca kalkacak dedi. 2 saat dolmasını bekledim ve kalktı. Bu bindiğim vasıta microbus denilen ve Mısır’da en çok tercih edilen ulaşım vasıtasıydı. Yolda giderken pekçok tarlada biçer döverler gördüm. Nisan ayının 2. haftası hasat yapılıyordu. Kendi memleketimizde umumiyetle sonbaharda tarla ekilir, ağustos ayında da biçilirdi. Burada ise iklim sebebi ile senede birden fazla ürün alınabiliyordu.

Microbus denilen ve şehir içinde en çok kullanılan ulaşım aracı

Seyahat esnasında zaman zaman telefondan lokasyonu açıp o an nerde olduğuma bakıp Kahire’ye gittiğimizden emin oldum. Kahire’ye yaklaşınca da Tahrir meydanına (Hürriyet meydanına) yaklaştığımı anlamak için lokasyona sürekli baktım. Tahrir meydanına yaklaştık ama meydandan geçmedik. Yakın bir yerden meydanı teğet geçtik. Ben ilk başta heralde ilerden bir yerden dönüp gelecek deyip ses etmedim ama baktım hala uzaklaşıyoruz, şoföre Tahrir meydanına gidecek misiniz diye sordum, şoför geçtik dedi. Ben de ilerde ineyim o zaman dedim ve beni bir metro durağının önünde indirdi. Metro durağına aşağıya indim, biletin ne kadar olduğunu bilmiyorum. 1 bilet aldım, 10 egp uzattım görevli ise bana para üstü verdi. Kahire’de birkaç metro hattı var. Hepsinin bileti farklı ve ayrı ayrı renkte. Birinde geçen bilet diğerinde geçmiyor. Metroya bindim. Mısır’da metrolardaki güvenlik görevlileri çok kibar ve yardımsever. Aynı zamanda İngilizce biliyorlar. (En azından benim gördüklerim böyle).

Metrodan Muhammed Naqib istasyonunda inip otelime geçtim. Otele küçük el çantamı bıraktım, ikindi namazını kıldım. Daha sonra dışarı çıkıp biraz dolaştım. Akşam ezanı okununca akşam namazını kıldım ve bir cadde üzerinde bir lokantada iftarımı yaptım. Ardından Türkiye’de üniversite okumuş Mısırlı bir tanıdığım ile buluştuk. Onunla beraber teravih namazı için El-Ezher camiine gittik.

El-Ezher ve dini hayat

El-Ezher, Fatımiler zamanında kurulan bir şii-batıni medresesi iken, daha sonra Eyyübiler, Memlüklüler ve nihayet Osmanlılar devrinde sünni tedrisat yapan dünyanın sayılı ilim merkezlerinden birisi haline gelmiş. Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim de Kahire’den ayrılmadan önce son cuma namazını Mısır’ın kalbi olan el-Ezher’de kılıyor. Memlüklüler devrinde Endülüs’te İslam emirlikleri işgale uğrarken oradan pekçok alim buraya geliyor. Aynı şekilde Moğolların İslam dünyasını tarumar ettiği bir devirde İslam dünyasının muhtelif diyarlarından yüzlerce alim emniyet mülahazasıyla Kahire’yi tercih ediyor ve burası İslam dünyasının o zaman için en büyük ilim merkezi haline geliyor. Nitekim Moğolların ilerleyişini de Memlük hükümdarı Baybars durduruyor.

Asırlarca kıymetli âlimler yetiştiren ve hizmetlere vesile olan bu ilim yuvası, 1890’dan sonra Muhammed Abduh’un Ezher Üniversitesi idâre meclisine getirilmesiyle bozulmaya ve karışıklıklara sahne oluyor. Bu bozulma bazı talebelere de sirayet ediyor.

Nitekim Osmanlı son devri Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da yazdığı Mevkıfü’l-akl isimli 4 cildlik Arabi kitabında Ezher’deki dejenerasyonu hayretle anlatmaktadır. İstanbul’daki Fatih Medreselerinin Ezher’den üstün olduğunu söyleyen Mustafa Sabri Efendi, sebepleri şu şekilde izah etmektedir; “İstanbul’un ilmi esaslarında kökleşmiş olan alimlerinin üstün olduğunu 2 durum ispat eder: Birinci durum: Şeyh Cemaleddin Efgani, Mısır’da başarıya taşıdığı mesajının büyüsüyle onları (İstanbul alimlerini) kandıramamıştır. Afgani’den sonra Mısır’da ona destek olan, davasına ortak olan alimler çıkmış Ezher’i yıkma ve eski müstakim menhecinden saptırma konusunda mühim rol oynamışlardır. İkinci durum: Masonluk vebası Ezher’in kutubları içinde yer bulduğu şekliyle İstanbul’daki din adamları arasında yayılacak bir hava bulamamıştır. Hem de Mısır, İslam daha İstanbul’a girmemişken İslami ilimlerin merkeziydi.”

Sabri Efendi, yine Mevkıf kitabında der ki, “Abduh, dinsizleri bir adım bile dine yaklaştıramadı ama, Ezherlilerin çoğunu dinsizlere yaklaştırdı.”

Alimlerimiz Mısır’a hayat veren 2 damarın olduğunu söylemişler. Birisi ülkeye maddi olarak hayat veren Nil nehri, diğeri ise Ezher’den dünyayı tenvir eden ilim nehri. Nil bugün hala akıp hem Mısır’ı hem civar memleketleri maddi olarak beslemeye devam ediyor ama Ezher için aynı şeyi söylemek zor. [Cairo Conspiracy isimli film bir sahil kasabasından Ezher’e burslu olarak okumaya gelen Mısırlı gencin hikayesini anlatıyor ve Ezher’i güzel resmediyor.]

Teravih namazı sonrası Ezher’in avlusu

El-Ezher camiine girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken şey, avluya girmeden önce ayakkabımızı çıkarttılar. Ayakkabılarımızı yanımızda getirdiğimiz poşete koyup elimize aldık ve avluya çorapla girdik. Caminin içinde erkekler, avlusunda kadınlar namaz kılıyordu. Türk tipi kubbeli camilerde 2.kat bulunduğu için bu kısım bayanların namaz kılmasına tahsis ediliyordu. Mısır’da ve sair Orta Doğu camilerinde ise kubbesiz ve asma katsız camilerde bayanlara başka muhtelif kısımlar ayrılıyor.

Camilerde müezzin yok. İmam vakit girince ezanı kendisi mihraptaki mikrofondan okudu, sonra 2 rekat sünnet kıldı. Akabinde 4 rekatlik yatsı namazının farzının ardından enteresan bir şekilde son sünneti kılmadan direk teravihe başladı. 2-2 şeklinde kılınan 20 rekatlik teravih 1 saati geçti. İmam namazda tekbir getirirken “Allahü” kısmını sesli “ekber” kısmını sessiz söylüyor, münadi ise yine hoparlör ile tamamını söylüyordu. Tesbit edebildiğim kadarıyla bütün rekatleri aynı imam kıldırmadı. 3 farklı imam değişti. Nitekim 8. rekatten sonra imam kısa bir vaaz verdi ve cemaatin bir kısmı 8. rekatten sonra çıktılar. Sonraki rekatler bitince de ayrılanlar çok oldu. Diğer namaz aralarında da kısa vaazlar oldu. Teravih sonrası camiye cenaze geldi. Tabutun üstü açıktı, kefen ortada idi. Cenaze namazı caminin içinde kılındı. İmam tezkiye verdikten ve cenaze namazının nasıl kılınacağını kısa bir şekilde anlattıktan sonra helallik istedi sonra namaza durdu. Ertesi günlerde Ezher’e tekrar gittiğimde yine cami içinde cenaze namazları ile karşılaştım.

Teravih sonrası gece saat 12’de cemaatle her iki rekatte bir selam verecek şekilde toplam 8 rekatlik teheccüd namazı kılındığını öğrendim ve merak ettim. 2 saat kadar Han Halili isimli tarihi çarşıda dolaştım, bazı mekanlarda oturdum vakit geçirdim. Burası -Eminönü Kapalı Çarşı’yı andıran Osmanlı yadigarı bir çarşı. İçinde ne ararsanız bulabilirsiniz. El Fişavi isimli tarihi kahvehanesinde kahve içmenizi tavsiye ederim.

Saat 12’ye yaklaşınca Ezher’e tekrar geldim. İmam efendi teheccüde başlamadan önce her 2 saf arasında bir saflık boşluk bırakılmasını, oraya sahur ikramlarının konacağını söyledi. Saat gece 12’de teheccüd namazı başladı.  4. rekat bittiğinde telefonuma baktım ve saat 00:45’ti. Gece 1:30’da ise teheccüd namazı bitti.

Ezher’de konuşmasından ve simasından Orta Asya’dan geldiğini anladığım onlarca belki yüzlerce genç talebe gördüm ve bunların tamamına yakını namaz kılarken kıyamda ayaklarının arasını aynı selefiler gibi açıyorlardı. Halbuki Hanefi mezhebinde bunun ölçüsü 4 parmak Şafiide ise bir karıştı. Ezher ve bütün Mısır’daki bu ve buna benzer bazı selefi tesirleri beni üzdü.

Mezar şehir Karafe kabristanı ve ziyaretgahlar

Kahire’deki ikinci günümün sabahında Tahrir meydanından metroya binerek Amr bin As camiine gittim. Oradan ise uber uygulamasından gidilecek yer olarak İmam Şafii hazretleri türbesini seçerek taksi çağırdım. Taksi hemen geldi ve Karafe kabristanına doğru hareket ettik. Türbeye yaklaşmıştık ama tam da varmadan bir yerde durduk. Taksici bana telefonundaki navigasyonu göstererek normalde haritada burda yol gözüktüğünü ama araba geçecek yolun olmadığı söyledi. Burada inip araba geçmeyen dar yollardan yürüyerek gitmem gerektiğini anlattı. Mecburen inip, biraz da korkarak yürümeye başladım 10 dakika kadar sonra İmam Şafii türbesine vardım. Mısır halkının ekseriyeti Şafii olmasına rağmen türbeye beklediğimin çok altında bir teveccüh vardı.

Karafe kabristanında sıradan bir yol

Burası Mısır’ın belki de en tehlikeli yeriydi. Kocaman bir mezarlık ve mezarlıkların içinde yaşayan yüzlerce aile. Mezarlık dediysem, Türkiye’deki gibi değil. Resimlerde de gördüğünüz gibi mezarların etrafı duvarlarla çevrili. Buraya gelecekseniz gündüz vakti gelmenizi ve tek başınıza gelmemenizi tavsiye ederim.

Türbenin içinde takriben 10 kişilik çekik gözlü bir ekip yan yana dizilmiş kaside tarzı birşey okuyorlardı. Onları biraz videoya çektim. Daha sonra türbede tahiyyatül mescid namazı kıldım, uzun uzun dua ettim ve ayrıldım. Oradan Leys bin Sad türbesine gittiğimde bu çekik gözlü ekibi yine gördüm. Onların da benim gibi türbeleri ziyaret ettiğini, eğer onları takip eder, onlarla takılırsam -Karafe kabristanı gibi belki de Mısır’ın en tehlikeli yerinde- daha emniyette olurum diye düşündüm ve bu ekibe takıldım. 2 saat kadar birlikte pekçok türbe ve kabir ziyareti yaptık. Anladığım kadarıyla maddi vaziyetleri gayet iyiydi. Her gördükleri çocuğa ve dilenciye 10 egp bahşiş veriyorlardı. Girdikleri türbedeki türbedara da hediyeler veriyorlardı. İlk başta Özbek olduklarını düşündüm, daha önce Orta Asya’da çok bulunduğum ve ordaki Türk lehçelerine biraz aşinalığım olduğu için oradan bir bağlantı kurar, diyaloğa geçerim diye düşündüm ama tahminimde yanılmışım. Ekipteki gençlerden birinin telefonuna gözüm kaydı, telefondaki alfabe Çin alfabesiydi. Ukbe bin Amir türbesinde birisi ile diyalog kurduk. Bana Arapça Hanefi misin dedi ve Hanefi olduğumu öğrenince çok sevindi ve sarıldı bana. Sonra diğer arkadaşlarına gitti ve onlara benim Hanefi olduğumu söyledi, onlar da çok sevindiler ve gelip sırayla bana sarıldılar. İngilizce hiç bilmiyorlardı ve Arapça da çok az biliyorlardı. Anlaşmakta epey zorlandık ama kalplerimiz hemen birbirine ısındı. Hülasatül kelam bu ekip Çin’den gelen Hui (Döngen) müslümanları imiş. Birbirimizi çok sevdik, kısa sürede muhabbet duyduk. Birlikte pekçok türbe ziyaret ettikten sonra vedalaşıp ayrıldık. Ben son olarak tek başıma son devir Osmanlı şeyhülislam ders vekili, büyük alim Zahid el-Kevseri’nin kabrini ziyaret ettim ve Karafe kabristanından ayrıldım.

İmam Şafii hazretlerine yakın, yürüme mesafesinde ziyaret edilebilecek yüzlerce alim ve evliya kabri var. Üzerlerine tıklayınca google haritalardan lokasyonu açılacak şekilde sıralayayım. Amr bin As, İmam Tahavi, Leys bin Sad, İbni Hacer Askalani, Ukbe bin Amir, Zünnun-u Mısri, Zahid el-Kevseri, İbni Ataullah İskenderi, onun hemen yanında İbnü’l-Hümam, İmam Suyuti, Seyyidet Nefise,……. Gitmeden önce bu alimlerin tamamının hayatlarını ansiklopedilerden okumak lazım.

Seyyidet Nefise hazretlerinin türbesini tarif eden tabela

Karafe kabristanı civarındaki ziyaretleri bitirdikten sonra yine Uber ile taksi çağırdım ve son devir Osmanlı şeyhülislamı, büyük alim Mustafa Sabri efendinin kabrini ziyarete gittim. Sabri Efendi’nin kabri diğer kabirlerin aksine şehrin biraz dışında idi. El-Ezher’e gelmişken buradan taksi ile geçmek daha mantıklı çünkü gitmek için Ezher tarafından geçiliyor. Yine Mizanü’l-Kübra kitabının müellifi İmam Abdülvehhab-ı Şarani türbesi de Ezher’e yürüme mesafesi. Ezher’in tam karşı tarafında ise peygamber efendimizin “aleyhisselam” mübarek torunları Hazreti Hüseyin’in baş-ı şerifleri medfun. Burası Kahire halkı tarafından yoğun ziyaret edilen bir merkad.

İskenderiye’de zaten aynı yerde olan İmam Busayri ve Ebul Abbas Mursi’nin kabirlerini ziyaret etmiştik. Yolumuz Tanta şehrine uğramadığı için Seyyid Ahmed Bedevi türbesini ziyaret edemedik. Bir dahaki gelişimize inşallah.

Piramitler

Mısır deyince akla piramitler geliyor. Ülkede 100den fazla piramit var. Bunların tamamına yakını küçük piramitler. Giza denilen yerde bulunan 3 piramit ise devasa boyutları ile en meşhurları. Piramitler zannedilenin aksine şehir merkezindeler. Kahire’nin herhangi bir yerinden uber veya indrive ile piramitlere gelmek mümkün. Uber’de “Giza Pyramids Ticket office” şeklinde aratıp çıkan yeri işaretleyerek bilet satış noktasına gelebilirsiniz. Ben bayramın 1. günü buraya geldim. İnanılmaz araba ve insan trafiği vardı. Bayram günü tatil olduğu için binlerce Mısırlı Giza’ya akın etmişti. Piramitlere yaklaştıkça araba trafiği kilitlendiği için inip yürüdüm. Ard arda birkaç polis barikatı vardı. Burada polisler piramitlere gelen Mısırlıları kalabalığı ve izdihamı önlemek için “Yallah yallah” diyerek kovuyorlardı. Sadece turistlerin ve hanımı ile gelmiş olanların bölgeye geçişine izin veriliyordu. (Muhtemelen sadece çok kalabalık olduğu için bayram günleri böyleydi). Bilet gişesinden hiç sıra beklemeden kredi kartı ile 540 egp (380 tl) ücret ödeyerek giriş biletimizi aldık ve turnikeden geçtik.

Not: Burada ve başka turistik bölgelerde Mısır polisi turistlerin emniyeti için ciddi tedbirler alıyor. Güvenlik güçleri turistlere çok kibar davranıyor. Sebebi ise çok fakir bir ülke olan Mısır’ın en mühim iktisadi kaynaklarından birisi turizm. Ülkede herhangi bir turistin başına bir hadise gelip de haber uluslararası medyaya düşerse gelen turist sayısında ciddi bir azalma meydana gelebilir. Bu da Mısır ekonomisi için büyük bir kırılma olacağından turistlerin emniyetine ve misafir memnuniyetine ciddi ehemmiyet veriyorlar. O sebeple ülkede can güvenliği noktasında bir tehlike yok.

Bazı youtuberlar Mısır’ı çok tehlikeli bir ülke olarak gösteriyorlar. Halbuki öyle değil. Bunun sebebi belki de “Mısır çok tehlikeli bir ülke ama ben cesur bir şekilde buraya geldim, sizin için çekim yapıyorum” intibaını vermek. Yine de telefon, cüzdan ve pasaporta özellikle kalabalık yerlerde çok dikkat etmek gerek. Ya düğmeli cebe koymak veya tişörtün altına gelecek şekilde boyna asılan ipli cüzdan kullanmak gerek. Bu sadece Mısır için değil bütün turistik yerler için geçerli bir tedbir. İstanbul, Barcelona, Paris gibi şehirlerde de benzer hırsızlık vakaları olabiliyor.

İlk defa çocukluğumda mumya filmleri ile tanıdığım Piramitler, videolarda gözüktüğünden çok daha heybetli ve etkileyiciydi. Piramitlere gelmeden önce piramitlere dair ciddi araştırma yapmanız gerekiyor. Eğer dolu gelirseniz istifadeniz o nisbette artar.

Piramitlere ibret nazarı ile bakmak lazım. “Sirû fil ardı fenzurû keyfe kâne âkibetul mucrimîn.” (Yeryüzünde dolaşın da günahkarların sonu nice olmuştur, görün) ayet-i kerimesini tefekkür etmeli. Burada zamanında dünyaya -zahiren- hükmeden, kendini ilah yerine koyan ama şimdi -müsbet manada- esamesi okunmayan, sadece tarihi bir obje olarak zikredilen insanları düşünmeli. Bu dünyada kalıcı değil fani olduğunun idrakinde olmalı. Rahman suresinde geçen “külli men aleyha fân” (Yeryüzünde bulunanların hepsi fanidir) ve muhtelif surelerde geçen “külli nefsin zâiqatül mevt” (Her nefis ölümü tadacaktır) ayet-i kerimelerini sık sık hatıra getirmeli ve dünyada ona göre yaşamalı.

Eğer burada turist olduğunuzu belli ederseniz size birşey satmak isteyen, devesine bindirip fotoğraf çekmek isteyen ve bu tip işlerin neticesinde sizden para isteyecek satıcılar etrafınızı sarabilir. Benim giyim kuşamımdan ve hal-hareketlerimden turist olduğum hiç anlaşılmadığı için böyle birşey ile hemen hemen hiç karşılaşmadım. Ama gözünüzde güneş gözlüğü, sırtınızda çanta, elinizde el çantası vs varsa veya hal ve hareketlerinizle turist olduğunuzu belli ediyorsanız sizi 3-5 metre takip edip birşeyler almanız için ikna edebiliyorlar. Hatta size ilk başta tamamen ücretsiz olduğu, para istemediğini söyleyip devesine veya atına bindirmek isteyenler veya başka türlü birşey teklif edenler iş bitince mutlaka paralarını istiyorlar. O sebeple buna benzer insanlardan uzak durmanız ve size ne söylerse söylesin duymazdan gelmeniz gerekiyor. Böyle yapınca uzaklaşıyorlar. Aynı şekilde Mısır’da bir alışveriş yapacaksanız mutlaka pazarlık yapın ve satıcının ilk başta teklif ettiği fiyatın 10’da 1’ine inmeye çalışın, hatta ben almıyorum deyip uzaklaşın. Emin olun peşinizden gelip size fiyat indirecektir. Mesela piramitlerde deveye binip deve ile tur yapmak için yine piramitleri gezmeye gelmiş 2 Türkle beraber pazarlık yaptık. İlk başta kişi başı 500 egp dediler. 3 kişi 500 egp’ye anlaştık ve 1 saat deve turu yaptık.

Yazıyı daha da uzatmamak için Kavalalı Mehmed Ali Paşa camii, Tolunoğlu Camii, Mısır Medeniyetler Müzesi gibi mutlaka gidilmesi gereken yerlere hiç girmiyorum. Mısır’da bunlar gibi gezilecek yüzlerce yer var. Bunun için gitmeden önce tek bir kaynakla iktifa etmeyip ciddi vakit ayırıp birden fazla video, belgesel, makale, hatta kitaptan istifade edip, planını ona göre yapıp, o şekilde gitmeli.

Temizlik imandandır.

Pekçok ayet-i kerimede ve hadis-i şerifte Müslümanların hem bedenen hem ruhen temiz olmaları tavsiye ediliyor. Fıkıh kitapları “kitabü’t-tahare” başlığıyla başlıyor. Buna rağmen Mısır’da hem sokaklarda hem muhtelif yerlerde bu pisliği görünce üzüldüm. (Sokakların bu kadar pis olmasında yağmurun az yağması ve havanın sıcak olmasının da tesiri olabilir.) Hem yemekten önce hem de sonra el yıkamanın sünnet olduğu bir dinimiz var. Ama halkının kahir ekseriyeti müslüman olan Mısır’da lokantalarda el yıkamak için lavabo yok. Her gün saatlerce dinlenen veya kıraat edilen Kur’an-ı Kerimin başka emirlerine olduğu gibi temizlik emrine de uyulmaması bizim için ayrı bir tezatı vücuda getiriyor. Her sene Mısır’a gelen milyonlarca turist şuur altına İslamiyet ve pis sokakları yan yana kodluyor. Kanaatimce İslamiyetin intişarı önünde en büyük manilerden birisi, temizliğe gereken ehemmiyeti vermememiz.

Bayram namazı kılmak nasip değilmiş.

Bu bayram; hiç kimsenin elini öpmediğim, hiç kimse ile ruberu Türkçe bayramlaşmadığım ve yurtdışında geçirdiğim ilk bayramdı. Çocukluk yıllarımı saymazsak bayram namazı kılamadığım da ilk bayramdı. Sebebi ise şöyle; Önceki günden çok yorgun olmama rağmen bayram sabahı yine de erkenden kalktım. Sabah namazını otelde odamda münferid olarak kıldım. Sonra çok fazla vakit kaybetmeden üstümü giyindim ve Ezher’e doğru yürümeye başladım. Henüz sabah namazının vakti çıkmamıştı ama yollar kalabalıktı. Ezher’e gittiğimde aşağı taraf kapısı tamamen kapalı idi. Ana giriş kapısı tarafına gittim. İçerisi tamamen dolduğu için orası da kapanmıştı. Hatta dışarda da izdiham vardı, adım atmakta zorlanıyordum. Ezher’de kılamayacağım bari karşıdaki Hazreti Hüseyin camiine gideyim dedim. Orada da bir izdiham vardı. Hatta sokaklara da seccadeler serilmiş sokaklar da doluydu. İşin enteresan tarafı bayram namazına kadınlar da gelmişti. Dışarıda kadın erkek karışık diyebileceğim şekilde saf tutulmuş, tam bir curcuna vardı. O kalabalıkta dışarda bile kılmaya imkan bulamadım. Başka camiiye de gitme fırsatı olmadı artık, kalabalıktan sıkışıp kalmıştım. Her ne kadar seferi olduğum için bayram namazı vacip olmasa da yine de Mısır’da bayram namazı kılmayı çok arzu etmiştim, nasip değilmiş. Caminin dışından imama uyan kalabalığın ciddi bir kesimi kıble istikametine doğru imamın önünde kalmışlardı. Buna rağmen yüzlerce kişi bu şekilde imama uyup kıldı. Bu manzaraya taaccub ettim. Ben de imamın önünde kalan kısımda idim, hem bu sebeple hem de münasip yer olmaması sebebi ile ayakta hareketsiz kaldım ve namazı kılamadım.

Bazı kısa notlar

  • Piramitlerin olduğu yerde çok fazla Türk gördüm ama onun dışında İslamî yerleri gezerken hiç Türkle karşılaşmadım.
  • Sokaklarda çok fazla köpek var ama köpekler Türkiye’deki kadar büyük değil. Cins olarak küçük cinsli köpekler ve insanlara havladıklarına hiç şahit olmadım. Türkiye’de köpeklerin yanından geçerken olan korku burda yoktu. Köpeklerin arabaların üzerine çıkıp yatması çok karşılaşılan bir manzara.
  • İskenderiye’nin aksine Kahire çok kalabalık. Dar caddelerde insan yığını diyebileceğimiz curcuna hakim.
  • Nil Nehri’nin üzerindeki Abbas köprüsünden karşıya geçerken aşağıda nehir üzerinde tur yapan vapurlar gördüm. Heralde İstanbul’daki Boğaz turları gibidir diye düşündüm ve aşağı inip vapurun girişindeki vazifeliye sordum. 1 saatliğine Nil’de tur yapıp tekrar aynı yere geldiğini ve fiyatının 25 egp olduğunu söyledi. Ben de bindim. Vapur kalkınca yüksek sesle müzik çalmaya ve vapurdaki hemen herkes ayağa kalkıp oynamaya başladı. Enteresan bir manzaraydı.
  • Hava sıcaklığı gündüzleri 25-26 geceleri de 19-20 derece idi. O sebeple Mısır’a gitmek için Nisan ayının ilk haftaları ideal bir zaman. Daha erken gidilirse hava serin olabilir, daha geç gidilirse ise havanın sıcaklığından rahat gezilemeyebilir.
  • Sokaklarda çok fazla Tofaş marka araba var.
  • Her köşe başında ve sokakta meyve suyu satan büfeler var. En çok tercih edilen meşrubat ise 10 egp fiyatı ile şeker kamışı suyu.
  • İskenderiye’de sahildeki Komutan İbrahim Paşa caminin içinde telefon çekmiyordu.  Mihrabın üstünde Bakara suresi 144. ayet-i kerimesi yazılı idi. Minberin üstünde ise innallahe ve melaiketehu şeklinde başlayan ve peygamber efendimize “aleyhisselam” salavat-ı şerife getirmemizi tavsiye eden ayet-i kerime asılı idi.
  • İskenderiye sahilde elinde oltayla gezen gençler ve denize girenler vardı.
  • Camilerde ve pekçok yerde yabancılar için İngilizce tanıtım levhası yoktu. Sadece piramitler gibi birkaç yerde İngilizce tabela ile karşılaştım.
  • Osmanlı ve Memlüklerden kalma çok fazla -belki yüzlerce- tarihi cami ve medrese kapalı ve bakımsızdı.
  • Elinde tesbihle yürüyen insanlar çok fazla.
  • Benim kaldığım otelin biraz ilerisinde Abdeen Palace isimli sarayın karşısında bir park vardı. Haritadan gördüğüm bu parka bir gireyim dedim, parka giriş ücretli imiş. Kahire park ve yeşillik cihetinden çok fakir bir şehir olduğu için buna benzer park alanlarına girişi ücretli yapmışlar. Benzer şekilde Ezher park gibi pekçok parka giriş ücretli idi.
  • Yeni yapılan binaların çoğunun dış cephesinde sıva yoktu. Özellikle kenar mahallelerde kırmızı renkli tuğlalarıyla çirkin bir manzara oluşturuyordu. Bir taksi şöförü, eğer bina boyanırsa devlet vergi alıyor, o sebeple boyatmıyorlar dedi, ne kadar doğru bilemiyorum.
  • Kavalalı Mehmet Ali Paşa burada bir halk kahramanı. Yukarıda heykeli gözüken İbrahim Paşa ise Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu. İbrahim Paşa ve kardeşi Tosun Paşa, Sultan II. Mahmud zamanında Necid’de Suud ailesinin çıkardığı vehhabi isyanını bastırıyorlar ve şimdiki Suud kraliyet ailesinin dedesini o vakit esir alıp Mısır’dan gemi ile payitaht İstanbul’a gönderiyorlar. Sultan II. Mahmud ise ibnüssuud’u İstanbul’da Topkapı Sarayı’nın girişinde idam ediyor.
  • Hem Kahire’de hem İskenderiye’de şehrin merkezi yerlerindeki binaların tamamına yakını çok eski idi. Belki 50-100 senelik binalardı. Bu binalarda asansör ya yoktu ya da sonradan alakasız bir yere yapıldığı belli oluyordu. Binalar eski olmalarına rağmen hala kullanılıyordu.
  • Burada hiçbir camiide müezzine rastlamadım. İmam namaz vakti girince mihrab kısmında ezanı kendisi ayakta hoparlörle okuyor. Namaz tesbihatları da yapmak isteyenler kendileri yapıyorlar. Farz bitince cemaatin ekseriyeti dağılıyor.
  • Burada imamların yarısı fatiha okurken “maliki yevmiddin” yarısı ise farklı bir kıraat olan “meliki yevmiddin” okuyor.
  • Arap dünyasında “Kur’an-ı kerim Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” şeklinde bir atasözü var. Tarihte olduğu gibi bugün de pekçok meşhur hafız Mısır’dan çıkıyor. Abdülbasit Abdüssamed, Halil Husari gibi mısırlı meşhur hafızları tanıyoruz. Bugün dahi ülkede milyonlarca hafız var.
  • Diğer Müslüman ülkelerin aksine Mısır’da cami imamlarının çoğu matruş (sakalsız). Sünnet olan sakalın niçin zaruretsiz şekilde terk edildiğini bilmiyorum. Cevabını da bulamadım.
  • Dolmuşlarda, taksilerde radyoda Kur’an-ı kerim açılıyor umumiyetle. Hemen her arabada ön camın altında mushaf var. Camiilerde, dükkanlarda veya muhtelif yerlerde de ellerinde mushaf açık okuyan çok fazla insan gördüm.
  • Akşam namazlarında sünnet olduğu üzre kısa sureler okunuyor. Kevser-İhlas, Maun- Kureyş, Kafirun-Nasr gibi.
  • Ülkede yüzlerce Bim şubesi vardı. Sık sık cadde ve sokaklarda Bim’e tesadüf ettim. Aynı zamanda Lc Waikiki başta olmak üzere pekçok Türk markasını Mısır’da görmek mümkün.
  • Ramazanda camide akşam namazını kıldığım zaman ezan okunduğu esnada birileri cemaate kurabiye, hurma tarzı yiyecekler dağıtıyorlardı oruç açtırma sevabına kavuşmak için.
  • Bütün camiilerde şöyle bir uygulama var; Camiye girince girişte ayakkabını vazifeliye veriyorsun, o sana küçük karton üzerine yazılı bir numara veriyor. O numarayı çıkışta götürüp ayakkabını alıyorsun. Ücreti ise 5 egp. Bunu yapmak istemezsen, ayakkabını bir poşete koyarak veya koymayarak caminin içinde yanına getiriyorsun. Cami ve türbe ziyaretlerini yoğun yaptığım için 2. günden itibaren cebimde poşet taşımaya başladım.
  • Gittiğimiz lokantaların hiç birinde el yıkamak için lavabo yoktu. O yüzden yanında ıslak mendil taşınabilir.
  • Uber sürücüleri parayı ödeyip de ineceğin sırada telefonunu çıkarıp uber uygulamasını gösteriyorlar vs “hamse, hamse” diyerek sizden uygulamada kendisine 5 tam puan vermenizi ve iyi yorum yapmanızı rica ediyorlar.
  • Metrolarda kadınlar için ayrı vagonlar var. Binilecek yerde İngilizce olarak “Ladies” yazıyor. Ülkemiz için de örnek olması gereken bu sayede kadınlar daha emniyetli ve daha rahat bir şekilde seyahat edebiliyorlar.
  • Pazarlarda gördüğümüz kadarıyla. Muzun kilosu 5 egp idi. Buna benzer her meyve ve sebze Türkiye’ye göre inanılmaz ucuzdu.
  • İstanbul’da veya başka Türk şehirlerinde yetişip de Mısır’a gelen Türk devlet adamları burada İstanbul’daki Osmanlı mimarisini andıran eserler yaptırmışlar. Uzaktan Osmanlı tipi bir minare veya bir çeşme görüp de yaklaşsam falan paşa, filan ağa şeklinde Türk isimleri ile karşılaştım hep. Bunların en tipik misali Kavalalı Mehmed Ali Paşa camiidir. Osmanlı cami mimarisini andırır.

Evliya kime denir?

 Döneceğim gün sabah kahvaltısını otelimde yaptım. Öğle saatlerinde İstanbul Anadolu yakasına indim. Öğle yemeğini bir arkadaşla beraber Kadıköy’de yedik, akşam yemeğini ise Beylikdüzü’nde kendi evimde yedim. O akşam birkaç arkadaşa mesaj atarak şöyle bir sual yönelttim; “Bir insan aynı günde sabah kahvaltısını Afrika’da, öğle yemeğini Asya’da, akşam yemeğini de Avrupa’da yese biz bu kişiye evliyadır diyebilir miyiz?” ve enteresan bazı cevaplar aldım. Onları da burada paylaşayım. “Biz bu kişiye evliya değil, fakir deriz. Çünki biletini Avrupa yakasına değil Anadolu yakasına almıştır” “Şeytan da bir anda dünyanın bir ucundan öteki ucuna gidiyor”, “Hosteslerin hepsi evliya mı şimdi?”, “Şefaat yerine seyahat demiş bir evliya diyebiliriz”, “Bu zat bu nimetleri ağzına götürürken hepsinin rabbinden gelen bir nimet olduğunu düşündüyse evliyalığına hüsnüzan ederim.”, “Ahir zamanda keramet değildir. Ahir zamandan evvel olsaydı da istidrac olabilirdi. Allahü teala’dan kendi sevgisini istemeli. Dünyanın süsleriyle uğraşmamalı.”

Pişmanlıklar

Tanta’ya uğramayıp, İskenderiye’den direk Kahire’ye geçmek bir hata idi. Tanta’da Seyyid Ahmed Bedevi hazretlerinin kabrini ve camiini ziyaret edemedim. Tek başıma değil de yanımda bir arkadaş ile beraber gelmiş olsam hem kendimi daha güvende hissederdim hem her gittiğim yerde fotoğrafımı çekebilecek birisi olurdu. Ayrıca taksi vs masraflarım da ikiye bölünmüş olurdu. Fotoğraf kalitesi yüksek bir telefonla gelse idim çok daha güzel ve kaliteli fotoğraf ve videolar çekebilirdim. Gelmeden önce Mısır hakkında kitaplar okusam, çok daha tafsilatlı araştırmalar yapıp gelsem şüphesiz bu seyahatim çok daha verimli olurdu. Programı 2 gün daha uzatsam Luksor’u da görme imkanım olurdu.

Ama bu pişmanlıklarıma çok da üzülmüyorum, çünki bunların hepsi Mısır’a bir daha gelmek için birer sebep.

 Eğer siz de buna benzer bir seyahat planı yapmışsanız öncelikle kendinize mutlaka ama mutlaka gidilmesi gereken yerler belirleyin. Eğer gidemediğiniz bazı yerler olmuş ama en mühim yerlere gitmişseniz çok da üzülmenize gerek yok. Dünyada hiçbir tarihi ve turistik şehri birkaç günde tamamen gezmek mümkün değil. Her şehrin veya ülkenin bir sembolü vardır. Misal; Kudüs deyince akla sarı kubbesi ile Mescid-i Aksa, Bosna Hersek denince akla Mostar Köprüsü, Özbekistan deyince Registan Meydanı, Fransa deyince de Eyfel Kulesi gelir. Mısır’ın sembolü ise piramitlerdir. Ben de kendime bunun gibi mutlaka gidilmesi gereken birkaç hedef belirledim ve onların tamamına gitmek nasib oldu. Siz de buna benzer bir seyahatte gidebildiklerinize gidin, gidemediğiniz yerlerin ise dönüşte videosunu seyredin. Çevrenizde sizden sonra gideceklere ise rehber olun.

Hatime

Yazıyı çok uzattığımın farkındayım. Pekçok cümleyi çıkarmama rağmen yine de epey hacimli oldu. Buraya kadar zahmet edip, vaktini ayırıp, sabırlı bir şekilde okuyan kıymetli okuyucularımıza teşekkür ediyorum.

Anlatılacak daha çok şey vardı ama yazıyı daha fazla uzatıp da sizleri sıkmayayım dedim. Seyahatimin bütün eksiklere, noksanlara rağmen 5 günümü ayırıp böyle bir programı tek başıma hayata geçirmem şüphesiz benim için büyük bir muvaffakiyetti. Meseleye farklı bir perspektiften bakacak olursak, bu seyahati cesaret edip de gerçekleştirmemiş olsaydım İstanbul’da monoton bir programım olacaktı. Bayramda memlekete gidememem de ayrı bir moral bozukluğu olacaktı. Bu 5 günlük seyahatte pekçok tecrube elde ettim. Yeni insanlarla tanıştım, yeni yerler gördüm, yeni lezzetler test ettim ve yeni maceralara giriştim. Böylelikle daha önce yapmadığım pekçok şeyi yapmış oldum.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

Yazı hakkında kıymetli tenkid ve tavsiyelerinizi aşağıdaki yorumlar kısmına yazarsanız memnun olurum.

Cüneyt Apal

Eğitimci.

cuneytapal@gmail.com

Yorum Yaz

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.