Kelâmbaz

Kemiyet ve Keyfiyet Münasebeti

Büyüklerimiz “kemiyet (miktar) arttıkça keyfiyet (kalite) azalır” derler. Şüphesiz bu söz boşa söylenmiş bir söz değildir. Zira yeryüzünde yüzlerce maden bulunur ama bunlardan çok azı kıymetli, paha biçilemezdir. Bazılarının ise yüzüne bakan dahi yoktur. Bunun sebebi az olanın kıymetli olmasıdır. Demir madeni, bakır madeni gibi madenler ise çok sayıda işe yaradığı, insan hayatını kolaylaştırdığı halde altının yanında isimleri bile zikredilmez. 1 gram altın 10 kilogram demirden daha kıymetlidir. Merkez bankasının yeni banknot basması sonrası TL’nin değer kaybetmesi ve piyasadaki arz-talep dengesi de kemiyet-keyfiyet münasebetine bir misaldir. Piyasadaki bir mala talep artarsa, otomatik olarak fiyatı artar ve daha kıymetli hale gelir. Talep düşerse buna mukabil fiyatı da aynı nisbette düşer.

İnsanın uyuması ve yemek yemesi de böyledir. Çok uyuyan bir insan için uyku kıymetli değildir. Ama saatlerdir uyumamış veya mesai saatleri yoğun ve yorucu birisi için uyku kıymetlidir. Tok bir insanın önüne en leziz yemekler konsa dönüp bakmaz lakin aç kimse kuru ekmeği bile iştahla yer. Her gün aynı yemeği yiyen insan, bu yemek iskender de olsa, baklava da olsa bıkar. Ama baklavayı uzun müddet yemeyip sonra ağzına alınca müthiş bir lezzet duyar. İskandinav ülkelerinde Güneş kıymetli iken ve güneşli günlerde mektepler tatil edilirken Akdeniz ülkelerinde Güneşli günler alışılmış, sıradan vakalardır. 

Müslümanların kemiyet ve keyfiyeti 

Günümüzde 2 milyara dayanan nüfusuna rağmen İslam dünyasının vaziyeti maalesef içler acısıdır. Dünyada mevcut yeraltı ve yerüstü kaynakların ciddi bir kısmının sınırları içerisinde olması bu vaziyeti değiştirmiyor. Peki bunca İslam ülkesi, 2 milyarlık İslam alemi niçin dünyada sözü geçen, gündem belirleyen bir pozisyonda değil? Zamanında Nüfusları toplamı 100 milyonu geçen 3 Arap devleti, nüfusu 5 milyon bile etmeyen İsrail’le harb ediyor da, İsrail nasıl galip geliyor? Bu suallerin cevabı aslında basit; kemiyet var ama keyfiyet yok.

Asr-ı Saadette, Bedir’de 313 eshab-ı kiram efendimiz 900 müşriği mağlup etti. Bu ordu kısa süre sonra o dönem dünyanın en haşmetli, süper güç diyebileceğimiz 2 devleti olan Doğu Roma’yı (Bizans’ı) ve Sasaniler’i bozguna uğrattı. Henüz bir asır bile geçmeden İslam devletinin hudutları bir yanda Atlas Okyanusu’na, diğer yanda Çin’e ulaştı. Malazgirt’te, Kosova’da, Varna’da sayıca çok düşman orduları mağlup edildi. Günümüzde geçmişe nazaran (zahiren) sayıca çok olmamıza rağmen eziliyor, sömürülüyor ve çile çekiyoruz. Çünki keyfiyetimiz nâkıs. Nâkıstan da kemal hâsıl olmuyor.

Hangi vasıflarımız nâkıs?

Öncelikle dinimizi, dilimizi ve tarihimizi kemal mertebede bilmiyoruz. Dini bilgimizi en azından Mızraklı İlmihal gibi temel dini kitapları birkaç defa dikkatlice okuyup çok iyi öğrenerek bir temele oturtabiliriz. Dinimizi iyi bir şekilde bilsek dahi onun hükümlerini (ahkam-ı İslamiyyeyi) hayatımıza tatbik etmiyor oluşumuz bir diğer nakıslığımız. Sabah namazına kalkamayan insanların İslami mitinglere gidip de dini sloganlar atması bir tenakuzu gösteriyor. 

Dilimizi iyi öğrenmek için ise Türk edebiyatının meşhur klasikleri okunmalı ve lügat her daim elinizin altında bulunmalıdır.

Daha sonra tarihimizi, özellikle yakın tarihi iyi bilmemiz gerekiyor. Bunun için de resmi tarihe mahkum olmayıp çapraz okumalar yaparak, meseleleri sorgulamamız ve sebep-netice bağı kurmamız icab ediyor.

Bir diğer nakıs olduğumuz nokta özgüven meselesi. Maalesef günümüzde pekçok müslümanda, aşağılık kompleksi var. Zahiren belli etmeyenler olsa da şuur altında olmayan yok gibi. Anketlerde ve sokak röportajlarında ”hangi ülkede yaşamak istersin” suallerine ”Kanada, Finlandiya” gibi ülkelerin söylenmesi bu iddiamızı kuvvetlendiyor. Bu ise 2 tarafın da (hem özenilen ülkelerin hem İslami kültürün) kafi miktarda bilinmemesi veya yanlış bilinmesinden kaynaklanıyor.

Ekseriyetin söylediği doğru mudur?

Günümüzde herkes aynı şeyi söylüyorsa o doğrudur veya ekseriyetin yaptığı yanlış olamaz şeklinde yanlış telakkiler mevcut. İnsanlar bir meselede yanılabilirler. Hatta yanlışta ittifak edildiği de çok vakiidir. “Beşer, şaşar” sözü meşhurdur. Birisi gelip ”Dünya nüfusunun çoğu müslüman değil, bu sebeple İslamiyet hak din değil” veya ”İnsanların çoğu yalan söylüyor, demek ki yalan söylemek iyi bir şey” derse buna şüphesiz vereceğimiz cevap bellidir. Ortaçağ Avrupası’nda ”dünya düzdür” şeklinde umumi bir kanaat olduğu ve buna inanmayanların kilise tarafından aforoz edilip cezalandırıldığı meşhurdur. Bu söylediğimiz fen dünyası için de caridir. Ekseriyetin söylediği her zaman doğru olmaz. Nitekim bir zamanlar Batıda fen adamları atomun bölünemeyeceğinde ittifak etmişlerdi. Pandeminin ilk yıllarında bilim dünyasında ekseriyetin kabul ettiği bazı hükümlerin bugün yanlış olduğu bariz ortadadır.

Demokrasi ideal bir idare şekli midir?

Bu mesele insanlık tarihinde binlerce sene evvel de tartışılmış ihtilaflı bir meseledir. Yunanca bir kelime olan demokrasi, halkın hakimiyeti manasına gelir. Ancak pekçok meşhur Yunan filozofu demokrasi yerine ideal bir idare şekli olarak Oligarşiyi savunmuşlardır. Oligarşi, elit, kültürlü bir kesimin ülkeyi idare etmesidir. Zira demokrasilerde becerikli politikacılar, demogoji ile, retorik ile, reklam ile, yalan vaatler ile halkı dilediği yöne sürükleyebilir. Nitekim tarihte bunun misalleri sayılamayacak kadar çoktur. Mesela Alman dikdatörü Hitler demokrasi ile başa gelmiş daha sonra otoriterleşmiştir. Peki İslam hukukunun tatbik edildiği Osmanlı devletinde vaziyet nasıldır?

Osmanlı Devleti’ndeki meclisler, meşveret prensibine dayandırılır. Ancak “Ve şâvirhüm fi’l-emr=İşlerinde onlara danış!” meâlindeki âyet-i kerîmede geçen hüm (onlar) zamirinden kimin kastedildiği üzerine münakaşalar yaşanmıştır. İslâm hukukunda ekseriyetin değil, ilim ve tecrübe sahiplerinin reyi mühimdir. Çeşitli Kur’an-ı kerim âyetleri, ekseriyetin bir kıymet ifade etmediğini söyler: İnsanların çoğuna uyan sapıtır! (En’âm: 116); çoğu kâfirdir! (Nahl: 83); çoğu fâsıktır! (Mâide: 49); çoğu müşriktir! (Rûm: 42); çoğu iman etmez! (Ra’d: 1); çoğu inkârcıdır! (İsrâ: 89); çoğu gâfildir! (Yûnus: 92). Kaynak: http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=639

Trafikte de bu böyledir, araç sayısının çok olduğu şeritte trafik olurken, az olduğu şeritte trafik akar. Bu vaziyeti “İnsanların çoğunun tersini yapan rahat eder” şeklinde tefsir eden mütefekkirler de vardır.

Eğitim-öğretim meselesinde kemiyet çıkmazı

Bugün ülkemizde 12 sene mecburi eğitim vardır. Her çocuğun mektebe gitmesi ve aynı eğitimden geçmesi istenmekte ve teşvik edilmektedir. Bu ise eğitimin kalitesinin düşmesine sebep olmaktadır. Üniversiteler artık her yerdedir. Bırakın her şehri, neydeyse her mahalleye bile bir üniversite düşecektir!!! Bu ise üniversitelerin bir ilim merkezi olmaktan ziyade kendini tatmin merkezi olmasına sebep olmaktadır. Üniversite okumak mecburi olmamasına rağmen ekseriyet üniversite okumaktadır. Çünki cemiyette üniversite okumamak bir eksiklik olarak görülmekte ve üniversite mezunu olmayanlarda aşağılık kompleksi oluşmaktadır. Üniversite mezunu olmayan ama bir iş kurmuş ve işinde de başarılı olmuş insanlarda bu kompleks yoktur. İş bulamamış, bulsa da istediği işi bulamamış gençlerde vardır. Bu ise gençlerin kendi beceriksizliğini bu şekilde bahane etmesine yol açmaktadır. Ülkemizdeki üniversitelerden hiçbirisi dünya sıralamasına girememektedir. Bunun sebepleri ortadadır. Öncelikle şunu söyleyelim; talebe sayısının gereğinden fazla olduğu ve öğretmenin ders verdiği talebelerini ismen ve seviye olarak tanımadığı mektepten zaten başarı beklenemez. 

Muvaffak olmuş maarif müesseselerine Avrupa tarihinden Eton Koleji‘ni, bizim tarihimizden ise Enderun’u misal verebiliriz. İkisinin de ortak özelliği az sayıda ve kabiliyetli talebelerin küçük yaşta alınarak hususi eğitim görmeleridir. 

Netice 

Netice olarak, aklın yolu birdir. Ekseriyet bir şeyi yapıyor diyerek ekseriyetin yaptığını benimsemek akla uymaz. Günümüzde özellikle dini hakkıyla yaşayan insanların azaldığı, dinî hükümlere olan bağlılığın gevşediği bir devirde daha çok gündeme getirmemiz gereken temel bir mantık kaidesidir bu. Yukarıda tavsiye ettiğim Mızraklı İlmihal isimli eserde müslümanlar iman bakımından taklidi, istidlali ve hakiki İman sahibi olarak 3’e ayrılmaktadır. İman-ı Hakikinin Mızraklı İlmihal’deki tanımı şöyledir;

“İman-ı hakîkî, cümle âlem bir yere gelse, hepsi Rabbi inkâr etseler, o etmez. Ve kalbine aslâ şek ve şübhe gelmez. Onun îmânı, enbiyâ îmânı gibidir. Böyle îmân, diğer iki îmândan a’lâdır.”

Hem kemiyetimizin hem keyfiyetimizin artması temennisiyle….

Ahmet Faruk Şenkaya

İlahiyat fakültesi mezunu,
Yazı yazmasının sebebi; yazarken hem kendisi birşeyler öğrenmek hem de öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmak,
Herhangi bir iddiası yok.

Yorum Yaz

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.