Kelâmbaz

Eğer Seni Unutursak Ey Kudüs

Eğer seni Unutursam Ey Kudüs sağ elim hünerini unutsun/ Eğer seni unutursam, dilim damağıma yapışsın.” Tevrat nüshalarında yahudiler işte böyle söyler. Ne var ki Kudüs en az Yahudiler kadar biz Müslümanlar için ve Hristiyanlar için de mukaddes bir şehir. Geçtiğimiz Mart ayında Ramazan-ı mübarek’in arefesinde semavi dinlerin menbaı Kudüs’e 5 günlük bir seyahat gerçekleştirdik. Ne yazık ki şu güne dek gördüklerimi yazmak imkanı bulamadım. Türkiye’de yaşayan müslümanların dilinde müşterek bir dert olan Filistin, gerek iklim gerekse mimari olarak Mardin ve Urfa gibi güneydoğu vilayetlerimizi andırdığından olacak bize hiç yabancı gelmedi. Kendimizi yabancı bir ülkede gibi hissetmediğimizi söyleyebilirim.

TELAVİV’DEN KUDÜS’E TREN YOLCULUĞU

Önce İstanbul’dan uçakla Tel-Aviv’e indik, burdan Kudüs’e trenle geçtik. Havalimanında İsrail’de geçireceğiniz süre zarfında üzerinizde bulundurmanız gereken bir kart veriliyor. Polis devletin ilk nişanesi. Hemen bunun bir resmini çekip cüzdanın emin bir yerine muhafazaya aldık. Havalimanında Türkiye’den geldiğimiz için herhangi bir antipatik ve absürt bir muameleyle karşılaştığımızı söyleyemem. Ben Gurion Havalimanı oldukça pratik, basit, hoş bir terminal. 

Tel-Aviv’i en son gezeceğimiz için havalimanından direk tren garına hareket ettik. Bu esnada gerek telaffuzu garip , okuması zor bir sürü yahudi yerleşim birimlerinin isimlerini ezberledik, ne çare, şu an hiçbirini hatırlamıyorum. Fakat tabelalarda ibranice ile birlikte ingilizce ve arapça ifadeler de olması çok hoş. Arapça kelimelere zaten Osmanlıca sebebiyle aşinalığımız var, bir de ingilizce açıklaması olunca her köşe başındaki bu tabelalar çok pratik ve keyifli bir eğlenceye dönüşüyor. Bu arada şunu da ilave edeyim ki  İbranice bize yabancı olsa da sohbet ettiğimiz Araplar bu dili haftalar içinde konuşabilecek şekilde öğrenebildiklerini söyledi. Lafı uzatmayalım tren yaklaşık 2 saatlik bir seyahatten sonra bizi Kudüs’e ulaştırdı. Trende mana veremediğim şekilde herkesin yanındaki koltuğa kimse oturmasın diye çantasını veya eşyasını koyduğunu farkettim. Tabii ki sonunda birine eşyalarını kaldırmasını söyleyip oturdum. Bunu insanların yabaniliğine mi bağlamak lazım yoksa başka bir sebebi mi var bilmiyorum. Tren garları son derece modern ve havadar olmasına rağmen elinde uzun namlulu silahlar bir sürü askerin her noktada teyakkuz halinde olmas rahatsız ediciydi. Yeri gelmişken, İsrail’de kadınların da tıpkı erkekler gibi 2 yıl zorunlu olarak askerlik yaptığını söyleyeyim.

TEVRAT’IN YOĞURDUĞU İSRAİLOĞULLARI

Ülke içinde yaptığımız tüm tren seyahatlerinde dikkatimi en çok çeken, sırtlarında koca çantalarla şehirler arası intikal yapan genç askerler. İkinci bir husus dindar yahudiler, filmlerden aşina olduğumuz şekilde ayakta sallanır halde bir takım dualar okuyorlar. Bunlar dikkat çekecek şekilde eski tuşlu telefonlar kullanıyor, akıllı telefon kullanmıyor. Sanırım bu yasak yukarıdan Yahudi cemaatin tepesindeki bir takım dini liderlerden gelen tavsiye ve talimatlarla sağlanıyor. Yakın zamanda izlediğim New York’da bir yahudi mahallesinde geçen mini dizide de aynı durum cari idi. Dindar yahudiler Cemaat liderlerinin otoritesine karşı çekince ile karışık bir hürmet duyuyor. Bu durumu ister istemez Türkiye’deki dindar cemaatlerle zihnimde mukayese ettim. Bugün herhangi bir cemaat liderinin akıllı telefon veya internet ile alakalı cemaat üzerinde kısıtlayıcı bir tasarrufta bulunabileceğini düşünebilir miyiz?

Başında kipa, zülüfleri ile Ağlama Duvarı’na ibadete gelmiş ilk mektep talebesi

Neyse biz dindar yahudilerden devam edelim. İçlerine giydikleri Tevrat’ın emirlerini hatırlatan atletin püskülleri hoyratça pantalonlarından sallanıyor. Dindar bir kısım yahudi siyah şapka ile birlikte kaba bir siyah takım elbise giyiyor. Bir kısmı ise Torah (Tevrat) atletinin üstünde, günlük kıyafet kafasına kipa takıyor. Kipa bizim müslümanların takkesinden farklı olarak küçük bir çorba kasesi formunda, tam tepeye giyiliyor. Bu nasıl oluyor da düşmüyor derken, düşebildiğini farkettim. Nitekim bazıları bunu kadın tokası ile saçlarına raptediyor. Şapkalı veya kipalı erkeklerin bir kısmı saçlarını yandan lüle lüle olacak şekilde zülüf bırakıyor.

Kudüs’te gezerken elverdiğince yürüdük, fakat Zeytindağı ya da Beytüllahim gibi uzak yerlere belediye veya halk otobüsü ile seyahat ettik. Zeytindağı’na çıkarken otobüs kestirme yol yerine kalabalık ve dar bir caddenin etrafında sıkışmış, bizdeki Mahmud Paşa cinsinden bir mahalleye saptı. Sağlı sollu ucuz mamüller satan dükkanlar, kasap, manav, öte beri tam bir curcuna ve cadde boyu yukarı ve aşağı yönde akan binlerce Yahudi. Burada yol boyu otobüse binbir kılıkta insan indi bindi. Karşımıza oturan bir tanesini hiç unutmuyorum. Siyah şapkalı, ucuz bir siyah takım giymiş genç bir adam, yanında 5-6 yaşlarında şirin iki kız çocuğu, ellerindeki meyveli buz dondurmayı yalamaya başladı.  Kullanılmaktan desenleri gitmiş ve sapları sünmüş bir plastik poşetin içinde yarım litre bir pet şişe. Ambalajı sökülmüş, sanki güneşin altında, üzerinde iyi bir tepinilmiş de sonra yıkanıp su konulmuşçasına ezik bir pet. Tutumlu olduğu her halinden belli baba poşetin içinden üç tane emciklenmekten pörsümüş pipet çıkardı. Pipetleri pet şişenin içine soktu ve dondurma ile birlikte hepsi de kendi pipetiyle bu suyu yudumladılar. Yol boyu göz ucuyla kah bu sevimli vaziyeti kah dışarıda akan kalabalığı seyrettim. Kalabalık içinde kipalı ve şapkalı bir takım beyler ve tabii kadınlar. Kipa pratik olması hasebiyle olacak şapkaya göre daha rağbetli. Üstelik renk renk desenli kipalar bulmak mümkün. Şapka deforme olabildiği için, beyefendi tipler ve mektepli dindar gençler yanlarında şapka mahfazası taşıyor. Yahudi kadınlara gelecek olursak nadiren başına eşarp takıyor ise de bizdeki kadar ciddi bir tesettür değil, bir kısmı sadece kafalarına doladıkları değişik bir başlık takıyor, boyun ve kulaklar açık. Çok nadir birkaç kişide ise peruk gördüm. İsrail’de peruk kullanımının oldukça yaygın olduğunu işittiğim için bu durum ilginç geldi. Belki peruklar çok profesyonel belki de cemiyet içine fazlacak karışmıyor olmaları sebebiyle tesadüf etmedim.

Yahudilerin Babil’e sürgün edilmesi

Yahudiler tarihte iki defa sürgün edilmişler. İlki Babil hükümdarı Buhtunnasar tarafından, buna Babil sürgünü deniyor. Babilliler bu esnada Hazret-i Süleyman’ın inşa ettiği muhteşem mabedi de yakıp yıkmışlar. Bu sürgün esnasında çok kıymetli Tevrat nüshaları da kaybolduğu için Yahudilik ciddi bir tahrifata uğramış. İran hükümdarı Babillileri yeninece, ihsan olarak Yahudilerin Kudüs’e geri dönmesine müsaade etmiş. Belki de bu yüzden İran’a bir şükran borcu hissediyor olabilirler. Ne var ki Yahudiler, ilk Helen kralların ardından Romalıların idaresi altında yaşamaya mecbur kalmışlar. Romalılar’a karşı giriştikleri başarısız bir isyanın sonunda sonunda Romalı kumandan Titus Kudüs’ü tamamen yakıp yakmış. Daha önceki de yanmış olan mabed çok ciddi harab olmuş, sadece bugünki Batı Duvarı yada Ağlama Duvarı olarak bilinen kısım ayakta kalmış. Yahudiler ise Filistin’i terk ederek tüm dünyaya dağılmışlar. Yahudiler bugün, yıkılan mabedin yasını tutmak üzere tüm dünyadan Ağlama Duvarı’na gelerek kutsal metinler okuyorlar.

Mescid-i Aksa’dan Zeytindağı’na bakış, Yahudi mezarlığı

ZEYTİNDAĞI- KUDÜS’E BAKIŞ

Otobüs Mescid-i Aksa’yı ve eski şehri tam cepheden gören Zeytindağı’na çıkarken artık heyecan iyice zirveye ulaşıyor. Zeytindağı ile Mescid-i Aksa’nın arasında muazzam bir vadi var. Yahudilerin haşra buradan yürüyeceklerine inandıkları için, burada defnolunmak için milyonlarca dolar verdikleri biliniyor. Bizdeki Eyüp Sultan kabristanı gibi mahşeri görkemli bir mezarlık. Otobüsün içindeki hoparlör  tıpkı tabelalarda olduğu gibi Arapça anons da yapıyor. Acıklı bir Arapça.. Mescid-i Aksa’da, çarşıda esnaftan Araplarla ingilizce sohbet ettiğimizde pekala normal bir ses tonları var fakat özellikle bu radyo ve otobüs hoparlöründen hitap eden Arap sesi son derece arabesk tonda. 

1900 yılına ait Zeytindağı’ndan Kudüs tasviri. Surdışında yahudi mezarlığı, ortada Kubbetu’s Sahra ve solda Aksa Mescidi, arkasında Kıyame Kilisesi

KUDÜS SURLARINDA GEZİNTİ

Kadim Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman devrinde inşa edilmiş dış surları ile bir ortaçağ kale şehri hüviyetinde. Kale duvarları ve mazgallar muntazam bir şekilde korunmuş. Bilet alıp bu mazgallara çıkıp gezmek, şehri yukarıdan görme fikri oldukça cazip geldi. Yafa kapısından girer girmez Ömer ibni Hattab  meydanındaki vezneden bilet alıp burçlara tırmandık. Burada yürürken 1948 yılında yaşanan muharebelerde Ürdünlü askerlerin bu mevzileri İsrail’e karşı nasıl cansiperane müdafaa ettiğini teessürle öğrendik. Surlar üzerinde yürürken sağ tarafımızda Fransızların ta Kanuni devrinden kalma devasa maarif müesseselerini gördük. Çağları aşan geleneklerin bugün de devamı için verilen mücadele büyük milletlerin belki de en önemli hususiyeti.

Arazisi Kanuni Sultan Süleyman tarafından bağışlanmış 6 asırlık Fransız mektebi

ÇARŞI – SOKAK LEZZETLERİ

Şam kapısına yaklaştığımızda ansızın karşımıza beliren pirinç kubbesiyle Kubbetü’s Sahra’yı görünce duygulanmamak mümkün değil. Nihayet Hristiyan mahallesi bitip Şam Kapısı’ndan müslüman çarşısına ve mahallesine geldiğimizi görünce, surlardan indik. Çarşı sıcaklığı ve şarka özgü rengarenk havası ile bir Türk çarşısı. Daha yüz yıl önce tam da geçtiğimiz sokaklarda, köşe başlarında oturan ve Türkçe konuşan esnaf, memur ve askerin nasıl da başında fes nargilelerini fokurdattığını anımsadık..

Bu hislerde çarşıya daldık. Türk olduğumuzu öğrenen şambali satan yaşlı bir seyyar satıcı, hemen bize tezgahındaki tatlılardan karışık bir tabak yapıp, ikram etti. Parasını vermek istedikse de ancak teşekkürümüzü kabul etti.

Yeri gelmişken çarşıya mutlaka karnı aç girmeli, zira son derece farklı lezzetler her köşe başında sizi bekliyor. Mesela kekik, haşhaş ve değişik bir takım baharatlarla yağlı pidecikler, yine lezzetli peynirli çörekler iştah açıyor.Rengarenk turşuları görünce heyecanım bir kat arttı ise de turşuların bizim damak tadımıza hitap ettiğini söyleyemem. Tuzu yeterince olmadığı için ve dahi lahanasız turşu tarafımızca zinhar makbul sayılmadığı için buradan pek memnun ayrılmadık.

Büyük bir hevesle gittiğimiz künefecide de bendeniz çok büyük hayal kırıklığına uğradım. Zira künefenin içindeki tuzlu peynir midemi kaldırdı. Fakat geleneksel Arap köftesi “felafel” ve humusu çok beğendik. Çarşının içinde yerini tarif edemesem de elimle koymuş gibi bulabileceğim küçük salaş felafel dükkanının Kudüs’e tekrar gidersem ilk uğrayacağım mekan olduğu kesin. 

Felafel Lokantası

VIA DOLOROSA’DAN MESCİD-İ AKSA’YA

Cam, seramik ve ahşap türlü hediyelik eşya dükkanlarından saçılan rengarenk ışıklar ve kimi latif kimi ise insanın tahhamülünü zorlayan kokular arasından taş çarşıyı geze geze Mescid-i Aksa’nın girişine vardık. Bu esnada Hristiyanların Hazret-i İsa’nın sırtında çarmıh ve başında dikenli taç ile yürüdüğüne inandığı Elem Yolundan (Latince:Via Dolorosa Arapça: Tarik’ul Elem) da geçtik. Hazret-i İsa’nın gençliği de Kudüs’te geçtiği için her noktasında Hristiyanlar için mukaddes hatıralar var.

Kıyame Kilisesi teneşire kapanan hristiyanlar

Şehrin Yafa Kapısı’ndan girişte Hazret-i İsa’nın teneşirde yatarken gökyüzüne yükseldiğine inanılan Kıyame Kilisesi var. Kıyame de kıyam ve kıyamet gibi ayağa kalkmak manasına geliyor. Hristiyanlar bu kilisenin içindeki mermer teneşire öpüp yüzünü gözünü sürüyor. Biz Mescid-i Aksa’ya dönelim. Mescid-i Aksa’ya giren avluya sadece müslümanlar geçebiliyor. Taşkın bir Yahudi cemaatinin tehditleri ve intikam ateşiyle yanan bir kısım Filistinlilerden sebep çarşıdan avluya açılan kapıların tamamında birer manga silahlı asker bekliyor. Bunların kimi zaman kaba kimi zaman makul nötrlükte olduğunu söyleyebilirim. Türk olduğumuzu öğrendiklerinde ya Çukur dizisi ya da Galatasaray ile alakalı bir sürü karakter göndermesi ve soruya maruz kalabiliyorsunuz. Bu yüzden Filistin’e gitmeden bu ikisiyle alakalı asgari malumat işe yarayabilir. Saçma gelebilir fakat Tel-Aviv’deki bakkaldan, otobüs şöforü amcalara, metrodaki polise kadar herkes Türk dizileri izliyor. 

Kubbetü’s Sahra

MESCİD-İ AKSA – İLK KIBLEMİZ

Hazret-i Peygamber Efendimiz’in Mekke-i Mükerreme’den bir anda Kudüs’de Mescid-i Aksa’ya gelip, bineğini bağladığı ve Mirac’a yükseldiği mukaddes mevki. Camilerimizi mihraplarını süsleyen ” فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ” ayet-i kerimesi gelip de kıblemiz Mescid-i Haram’a, yani Kabe-i Muazzama‘ya dönünceye kadar da Mescid-i Aksa müslümanların kıblesi olagelmiş. Emevi Halifesi Abdülmelik burada muhteşem bir mabed inşa etmiş ki, dışarıdan sapsarı bir kubbe ve dört yanı Sultan Abdülhamid devrinde nefis çinilerle süslenmiş sütunlu revaklarla süslü. Kubbe’nin altı ise havada asılı gibi göründüğünden Hacer-i Muallak, Mirac’ın bu taş üstünden gerçekleştiği zannediliyor. Bu rivayet katiyet kazanmamış olsa da yaygın kanaat bu yönde. Taşın altındaki oyukta bir mescid var, Ramazan-ı Şerif’te burada itikafa kalanlar oluyor.

Kubbe kasnağında 8.nci asırdan kalma mozaik ile yazılmış zarif hat

Kubbetus Sahra’da beni en çok etkileyen içerideki insanın içini coşturan nefis süslemeler oldu. Ayasofya’nın mozaikleri ile taşıdığı benzerlik, bu tarifsiz güzellikteki mozaiklerin, aynı ustaların elinden çıktığını düşündürüyor. Şam ve Suriye’nin mahir sanatçıları hizmetlerini sunacakları yeni efendileri için ellerindeki tüm hüneri kullanmaktan geri durmadıkları anlaşılıyor. Dikkatimi çeken bir husus da kubbe kasnağında altın yaldızlı ve yeşil mozaiklerle yazılmış Kuran-ı Kerim hattının sadeliği oldu. Sonraki devirlerde inşa edilmiş camilerde görülen, sıradan insanların okumasını imkansız kılan girift hat yerine oldukça sade okunaklı bir hüsn-ü hat nakşedilmiş. Burada kılınan namazın bonuslu olduğunu öğrendiğimiz için, mümkün olan her vakitte namaz kılmaya Mescid-i Aksa’ya geldik, bazan saatlerce burada vakit geçirdik. Hakikaten insanın çıkacağı gelmiyor. Devasa avlunun içerisinde yer alan bir diğer mabed Aksa Mescidi ki bu da benzer güzellikte, bazilikal planlı bir bina, yine aynı güzellikte mozaik süslemelerin olduğu Emeviler devrine tarihlenen harika bir camii. 

Aksa Mescidi, nefis tavan ve kemer üstü süslemeleri

Arapların namaz kılma adabı bizden oldukça farklı. Şöyle ki ilk sünnet, son sünnet, tesbihat dua gibi mefhumlara bizdeki kadar önem atfetmiyorlar. Farz namazdan önce bazan tahıyyet’ül mescid namazı kılıyorlar. Kimin ne kıldığı belli olmadığı için, oldukça karmaşık bir ortam var. Fakat neyse ki müezzin, imamın yanına gelip onun mikrofonundan başını eğerek kamet getiriyor, artık farz namaza başlayacağımızdan eminiz. Farz kılındıktan sonra paldır küldür çıkan çıkıyor, isteyen birkaç rekat daha kılıyor. Ortalıkta tesbih olmadığı gibi tesbihat yada dua da yapılmıyor.

Aksa Mescidi

İlginç ve hoşuma giden bir uygulama ise şu oldu, ezan ve ikamet arasında yaklaşık 20 dakika ile yarım saat arasında bir süre cemaatin toplanması bekleniyor. Bizim bundan haberimiz olmadığı için bir gün Zeytindağı’nda bir mescidde küçük bir kaosa yol açtık. Şöyle ki vakit girip de cemaati de toplanmış görünce biz de abdestimizi alıp camide beklemeye koyulduk. Fakat ortada ne imam ne müezzin var. Bu esnada içimizden ne yapsak derken biri kamet getirip diğeri imamete geçmeye kalkınca, cemaatten birkaç kişi heyecanla fırlayıp bize engel oldu ve imamın birazdan geleceğini söyleyerek bize mani oldu.

Araplar ile biz Türkler arasında hem dünyevi meselelerde hem de dini hayata dair ciddi bir fark var. Arapların hayatı, sedirinde nargile içmekte olan bir şark insanının aceleden azadeliğiyle cereyan ederken, bizde aksine ibadet, yemek ve diğer lezzetli işler dahi derhal teslim edilmesi gereken bir dosya muamelesi görüyor. Gençliğinde Arap ülkelerinde bulunmuş bir baba dostu şöyle nakletmişti: “Araplarda saat mefhumu yoktur, biri sizi yemeğe davet ettiğinde şu saatte şuraya yetişmem lazım diyemezsiniz. Size şöyle söyler; Önce güzelce yemeğini ye, sonra güzelce işini yaparsın”

BATI ŞERİA’DA İSRAİL ZULMÜ

Filistin’de Kudüs’ten ikinci durağımız Beytüllahim ve El-Halil oldu. Daha önce kendisi ile tanıştığım Filistinli bir arkadaşım buraya geçmenin turistler için çok tavsiye edilmediğini, çıkarken pasaportta sorun yaşayabileceğimizi söyledi ise de kulak asmadık ve yaklaşık yarım saat sonra otobüsle Beytüllahim checkpoint’ine vardık Burada insanın üzerine yapışan turist acentelerinin hanutçularına maruz kaldık. Neyse ki bir noktada yakayı sıyırıp kendimizi bir taksiye atmayı başardık. Taksici bizi önce Yunus aleyhisselam’ın makamına sonra El-Halil’de İshak aleyhisselam’ın kabrinin de bulunduğu Halilürrahman camii’ne götürdü. Buradan sonra maalesef Filistinli bir rehberin yavan ve bayat tekrarlar içeren bir diskuruna maruz kaldık. Sinir bozucu rehberi bir kenara bırakacak olursak, Filistin’deki zulmün boyutlarını anlatmak mümkün değil.

Beytüllahim ile El Halil arasındaki yol boyunca göz alabildiğine uzanan Zeytin ve Narenciye bahçeleri

Beytüllahim’den El Halil’e giderken yol boyu boşaltılmış veya tecrit edilmiş Filistin köyleri…  Taşlık arazide birer pıtırak gibi açmış zeytin ve portakal ağaçlarının süslediği meyve bahçeleri.. Batı Şeria Hükumeti olarak geçen Şeria nehri’nin batısındaki Filistin ülkesi fiilen İsrail devletinin işgali altında. Yol boyu bu işgal sahasında İsraillilerin yerleştirildikleri içinde üniversitesinden, şehir parkına, postane ve devlet kurumlarına kadar bir yaşantının olduğu etrafı duvarla çevrilmiş, ancak checkpoint ile geçilebilen sahtelik ve korkunun duvarlarından aktığı yerleşimlerin önünden geçtik. Filistinliler ise kendi köylerinden yine bir checkpoint’ten geçerek anayola çıkabiliyor. Şoförün anlattığına göre İsrail en ufak bir hareketlilikte derhal Filistin mahallelerini kapatıyor ve buradaki insanların dış dünya ile irtibatını kesiyormuş. Beytüllahim ve El-Halil şehirleri tüm Batı Şeria gibi haritada İsrail’in dışında yer almalarına rağmen, yüzde 80’i işgal edilmiş vaziyette. Filistinliler camilerine giderken bile İsrailli askerlerin checkpoint’lerinden geçmek zorundalar. Yaşanan zilletin boyutu hakikaten içler acısı.. Lokantalarda ve mescidlerde sohbet ettiğimiz kimisi Akka’dan kimisi Yafa’dan gelmiş insanlar işgal öncesindeki güzel günleri gözleri dolarak anlatıyor. Duvarlarda bu asude zamanların birer şahidi olan fotoğraflar asmışlar.

Batı Şeria’da Filistin toprakları işgal edilerek inşa edilmiş bir İsrail yerleşimi

ORTADOĞU’DA AVRUPAİ BİR ŞEHİR- TEL-AVİV

Kudüs’ün tarihi ve kültürel coşkusundan sonra Tel-Aviv bize son derece yavan, tatsız tuzsuz geldi. Tel-Aviv ile Kudüs’ü, Peyami Safa’nın FatihHarbiye’si gibi düşünebilirsiniz. Giyim kuşam son derece Avrupai, Yafa kısmı sayılmazsa şehir bir Avrupa şehri. IBM, Google gibi global teknoloji şirketlerinin şehir merkezinde devasa gökdelenleri ve milyonlarca dolarlık startup teşebbüsleri var. Tüm dünyadan genç nüfus ve beyin göçü çeken Tel-Aviv adeta modern İsrail’in kalbi niteliğinde. Şehir aynı zamanda LGBT’nin kalesi olarak ifade ediliyor, her yerde renkli bayraklar asılı.

Yafa’dan Tel-Aviv’e bakış

Bize TelAviv’de cazip gelen tek yer tarihi Yafa şehri oldu. Yafa Tel-Aviv’in sahilde bir mahallesi gibi düşünülebilir. Osmanlıdan kalma Bahriye mescidi belki de Yafa’da görülmesi gereken en şahane yer. Bir zamanlar denize sıfır olan mescidin pencerelerinde yer alan minderlerde oturup Akdeniz’in engin ufuklarına doğru Kuran-ı Kerim okumak başlı başına bir terapi olsa gerek.

Bahriye Mescidi’nin içi

İsrail tarafındaki mescidlerin tamamında fiziki imkanların iyi olduğunu müşahade ettik. Anlaşıldığı kadarıyla İsrail hükumeti, kendilerine tehdit teşkil etmediği sürece Filistinlilerin ülkede kendi halinde yaşamalarına karışmıyor. Filistinlilerin bu güzel ve mümbit ülkede yaşadığı zillete mukabil, Tel-Aviv’de gün doğumunda sörf tahtası üzerinde yoga yapan İsrailliler büyük bir ironi teşkil ediyor. 

AKKA – HAÇLILARIN VE CEZZAR’IN ŞEHRİ

Seyahatimizin son durağı Doğu Akdeniz’de Haçlı seferleri çağında önemli bir kent iken daha sonra ehemmiyetini kaybetmiş şirin bir liman şehri olan Akka oldu. Selahaddin Eyyubi’nin haçlıları Kudüs’ten söküp atmasını müteakip Akka haçlıların merkezi oldu. 1291‘de Memlüklerin Akka’yı kuşatıp, büyük bir direnişin sonunda şehri Haçlılardan temizlemesi, haçlılarda derin bir travmaya sebep olmuştur.

1291 Akka Muhasarası

Akka’ya damgasını vuran ise burayı kendisine hükumet merkezi yapan ve Doğu Akdeniz’i çok kritik bir devre olan Napolyon devrinde idare eden Cezzar Ahmed Paşa. Bosnalı olduğu rivayet edilen Ahmed Paşa, çöldeki yağmacı bedevilere karşı giriştiği yıldırıcı ve kıyıcılığından ötürü deve kasabı manasında Cezzar lakabını almış. Osmanlılar adına ve fakat hem de kendi hesabına çalışan, ayrıca hem otoritesinden çekinilen hem de kendisine ihtiyaç duyulan bir devlet adamı.

Cezzar Ahmed Paşa

AVRUPAYI FETHEDEN NAPOLYON BONAPART AKKA ÖNÜNDE

Napolyon’un Mısır ve Suriye’de giriştiği muharebelerden bir sahne

Napolyon Bonapart Mısır’ı işgal ettikten sonra Anadolu’ya yönelmeden önce ilk hedefi de Akka’dır. Zira arkasında Cezzar Paşa gibi bir gücü bırakamaz. Ne var ki Cezzar, Sultan’ın gönderdiği Nizam-ı Cedid askeri ile Akka’yı 60 gün boyunca kahramanca müdafaa eder. Ve Napolyon’u gerisin geri Paris’e dönmeye mahkum eder. Napolyon yıllar sonra şöyle yazacaktır: “Eğer Akka olmasaydı tüm Doğu’yu fethederdim.” 

Cezzar Ahmed Paşa’nın Napolyon Bonapart’ı Akka’da mağlup etmesi, Avrupa basınında

CEZZAR’IN AKKA’DAKİ HAYRATI

Cezzar Ahmed Paşa Camii

Cezzar Ahmet Paşa’nın Lübnan ve Suriye kıyılarında kurduğu hakimiyet ile ticaretten kazandığı serveti, bugün Akka’daki müslüman cemaatin merkezi sayılacak şirin camisinde görmek mümkün.

Giriş kapısında kıymetli mermer panolar

Caminin her biri fersah fersah ötedeki kıymetli madenlerden kesilmiş rengarenk mermer panoları ve zerafet nişanesi taş işçiliği Cezzar Paşa’nın servetinin canlı şahidi. Caminin avlusundaki mütevazi şadırvan ve güneş saati mutlaka görmeye değer.

Ramazan-ı Şerif sebebiyle şenlik içinde Cezzar Ahmed Paşa Camii, girişte sağda zarif sebili ile

Camiden çıkınca sol taraftaki sebil de İstanbul’daki hanedan camilerinde görmeye alıştıklarımızdan. Bugün kediler için lüks bir yuva olsa da.. Gerek Cezzar gerekse Çapanoğlu gibi güçlü ailelerin 18.nci asırda Osmanlı taşrasında, merkezi hükumete alternatif güçlü idareler ortaya koymaları ve vergi gelirlerini kendi muhtar sayılabilecek hükumetleri hesabına ele geçirmeleri, böylesine dört başı mamur eserlerin inşa edilmesini mümkün kılmış. Akka’nın limandaki şirin kordonu ve şehri yukarıdan gören Napolyon’a karşı destansı zaferin kazanıldığı tabyalar mutlaka görülmesi gereken yerler. 

Akka Müdafaa’sının gerçekleştiği Türk tabyalarından şehir

Açıkçası seyahat öncesinde işin sürprizini kaçırdığı için çok fazla plan yapmadık, günlük olarak gideceğimiz yerleri belirleyip hareket ettik. Kent içi ulaşım için kartını hemen almak lazım, biz birazcık ihmal ettik iyi olmadı, ama problemler bir şekilde çözülüyor. Mart ayında Kudüs hakikaten soğuktu, hava durumuna göre mutlaka gerekirse kalın mont filan götürmek lazım, ciddi ciddi üşüdük. Gitmeden Kapalıçarşıdan paramızı İsrail parası şikele çevirip gittik. İsrail oldukça pahalı bir ülke, fiyatlar yaklaşık bizdekinin 2 katı idi, şimdi belki 3 katı olmuştur. Netanyahu Hükumeti’ne karşı protestolar biz oradayken henüz başlıyordu, neyse ki ortalık tam karışmadan dönebildik. Belki şu günlerde değil ama ortalık düzelince gezmek için emniyetli bir ülke olduğunu söyleyebilirim. Fakat itiraf edeyim, gitmeden Tel-Aviv’de gezerken kafamıza bir Hamas füzesi gelir mi diye füze menzillerine baktığımızı da hatırlıyorum. 

Yorum Yaz

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.