
“Synesius, sen neye inandığını sorgulamıyorsun, sorgulayamazsın. Ben sorgulamalıyım”
2500 senelik düşünce tarihinin en önemli meselelerinden biri bu cümlenin içinde gizlidir. Hypatia’nın, Kirene Başpiskoposu Synesius’a söylediği bu cümleler Agora filmini özetliyor adeta. Aynı zamanda filmle alakalı yazılan yazılar ve yorumların nüvesini yine bu ifadelerin içinde bulmak mümkündür.
Agora filmi, MS V. yüzyılın İskenderiye’sini konu edinir. Bir tarafta Yeni Platoncuların temsil ettiği felsefe ekolüne mensup olan paganlar, diğer tarafta ilahi vahyi mutaassıp bir şekilde yorumlayıp tatbik eden Hıristiyanlar yaşamaktadır İskenderiye’de. Bunların yanında az da olsa Yahudi bir cemiyet vardır. Film, bu üç zümrenin birbirleriyle olan çatışmasını anlatır.
Rachel Weisz’nin canlandırdığı Hypatia, pagan bir bilim insanıdır, astronomi ve matematik üzerine dersler vermektedir. Bulduğu her fırsatta, gezegenlerin hareketi ile alakalı meşhur probleme kafa yorar ve Dünya merkezli bir kâinat anlayışının imkanını sorgular. Bu çalışmalarının temelini ise Antik Yunan düşüncesinin mirası oluşturur.
Dönemin mutaassıp Hıristiyanları ise, kozmosla alakalı ilmi faaliyette bulunmanın heretik bir iş olduğunu düşünmekte ve böyle kimseleri dinsizlikle itham etmektedirler. Hıristiyanlara göre, uhrevi hayat Tanrı’nın hakimiyetinde olduğu gibi dünyevi hayat da O’nun hakimiyet alanındadır ve bu alanda ilmi faaliyette bulunmak ve tabiatın işleyişi hakkında fikirler öne sürmek Tanrı katında işlenebilecek en büyük günahlardan biridir. Filmde resmedilen çatışmaların ana sebebi, Hristiyanların bu fanatik tutumlarıdır. Bir yandan paganlar kendi tanrılarına ibadete devam edip Hıristiyanlara karşı mücadelelerine ara vermezken diğer taraftan Hıristiyanlar, paganlara karşı dozları gittikçe artan şekilde taarruzlara devam etmektedirler. Arada Yahudi cemaati de bu şiddetten nasiplerini almaktadır.

Resim: Hypatia… Talebelerine ders anlatıyor
Seneler geçmiş ve Hypatia’nın daha önceki dönemlerde derslerine devam etmiş olan Orestes, İskenderiye Valisi olmuştur. Aynı zamanda bir Hıristiyan olan Orestes, zaman zaman Hypatia ile görüşmekte ve onun fikirlerine müracaat etmektedir. Paganlarla Hıristiyanlar arasındaki çatışmaların hız kesmeden devam ettiği bu zamanlarda, fanatik bir Hıristiyan olan İskenderiye Başpiskoposu Cyril, Orestes’in Hypatia ile olan münasebetini hem politik hem de dini cihetten bir zaaf olarak görür ve bu bahaneyle Hypatia’yı dinsiz ve cadı olmakla suçlar. Hypatia artık hedef haline gelmeye başlamıştır. Synesius ve Orestes, Hypatia’ya Hıristiyan olmayı teklif ederler. Aksi halde artık görüşemeyeceklerdir. Ancak Hypatia, yazının girişinde yer verdiğimiz meşhur ifadeleri serdeder. Bu cevaptan hiç de memnun olmayan Synesius, Hypatia’ya: “Bulaştığın delice şeylerden haberim yok mu sanıyorsun? Dünya Güneş’in etrafında dönermiş. Sırada ne var hanımefendi?” şeklinde karşılık verir. Synesius’un verdiği bu cevap, tarihe en büyük dogmalardan biri olarak adını yazdırmıştır. Hypatia için bilimi ifade eden bir mesele, Synesius için bir safsatadır. Çünkü onun için tüm bu meseleler kutsal kitapta cevaplanmıştır ve münazaraya kapalıdır.
Tansiyon artık çok yükselmiştir. Cyril’in propagandaları karşısında tesir altında kalan ve militan bir Hıristiyan topluluk olan Parabolaniler, Hypatia’yı ele geçirirler. İçlerinde büyük bir intikam ateşi vardır. Filmin belki de en heyecanlı sahnesidir. Hypatia, adım adım ölüme gitmektedir. Bu ölüm, sadece bir insanın hayatını kaybetmesini yansıtmaz, hür düşüncenin karşısında taassubu, bilimin karşısında Hıristiyan dogmasını, engin bir ufkun karşısında dar bir havsalayı sembolize eder. Hristiyanların gözünde dinsiz bir cadı ve pagan pisliği olan Hypatia, tarih kitaplarında vahşi bir şekilde katledildiği yazsa da yönetmen tarafından, eski bir pagan kölesi olan ama sonradan Hıristiyanlığa geçen Davus’un kollarında boğularak can verdirilir.

Resim: Hypatia, Cyril’in takipçileri tarafından infaza götürülüyor
Filmin yönetmeni Alejandro Amenábar, umumi olarak nötr bir tablo çizmiş filmde. Bununla beraber, film hakkında yapılan yorum ve tenkitlere baktığımızda, filmde ciddi bir bilim – din ya da felsefe – dogma çatışmasının olduğu yönünde çıkarımlar görmekteyiz. Dönemin İskenderiye’sine baktığımızda, bu çıkarımların doğru olduğunu söyleyebiliriz; ama bir farkla. Buradaki din, o devirde ilahi olma vasfını kaybetmiş Hıristiyanlık dinidir. Yine buradaki dogma, Hıristiyan din adamlarının kendi anlayışlarına göre tesis ettikleri akideler bütünüdür. Nitekim bu akideler, Hazret-i İsa’dan sonraki devirlerde ortaya çıkan din adamlarının, çok az bir kısmı Hazret-i İsa’ya dayanan malumatı, felsefi bilgi ve muhtelif yorumlarla birleştirip konsiller aracılığıyla karara bağladıkları hükümler kümesidir.
Zaman geçtikçe ilahi vasfını kaybeden Hıristiyanlık, gerektiğinde bilimi yasaklayan gerektiğinde ise başka dindeki insanları katletmeyi kendilerine vacip gören bir ekole tebeddül etmiştir. Hıristiyanlıktaki tahriflere vereceğimiz bir misalde, filmdeki en tartışmalı figürlerden biri olan Cyril yine ön plandadır. İstanbul Patriği Nestorius’un, “Hazreti Meryem, sadece insan olan İsa’yı doğurmuştur” şeklindeki telakkisini şiddetle tenkit eden Cyril’in bu durumu Papa’ya şikâyet etmesi neticesinde, II. Theodosios’un davetiyle 431 senesinde Efes’te yeni bir konsil toplanmıştır. Bu konsilde Nestorius’un fikirleri reddedilerek Hazret-i Meryem’in Tanrı doğuran (theotokos) olduğu kabul edilmiştir. Tahriflerin büyüklüğünü buradan anlamalıdır: bir insan, Tanrı doğurmaktadır.

Resim: Hazret-i Meryem, Tanrı doğuran olarak resmediliyor
Agora filminin yorumlarında ifade edilen din ve dogmaların, semavi dinlerin hepsine, hususen de İslam dinine teşmil edilmesi, ilmi bir tenkitin sınırlarını aşmakta ve mutaassıp bir karakter kazanmaktadır. Din – bilim münasebeti, felsefe ve dogma farkı, akıl ve inanç ayrımı gibi meseleler, düşünce tarihi boyunca farklı cihetlerden ele alınmıştır. Lakin XVIII. yüzyıldan sonra bu mevzular dinin aleyhinde kullanılmaya başlamış ve günümüzde de hala, seküler kesim tarafından savunulmaya devam etmektedir. Bu meseleyi birkaç cihetten incelemek faydalı olacaktır.
Öncelikle şu bilinmelidir ki; semavi dinlerden olan İsevilik ve İslamiyet, menşei itibariyle ilahi vasıflıdır ve bir Peygamber aracılığı ile meydana çıkmıştır. Peygamber, Cebrail ismindeki meleğin kendisine getirdiği vahyi, etrafındaki insanlara tebliğ eder. Bu tebliğin en önemli muhtevasını, Allah isminde bir yaratıcıya inanmak, bunun akabinde meleklere, kutsal kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanmak gibi, haberi hususiyeti ön planda olan bir inanç sistemi oluşturur. Akıl, bu gibi malumatın elde edilmesinde, neredeyse hiçbir şekilde faal olamaz. Bu durum, akıl için bir eksiklik değildir ki; aklın burada faal olamaması bu alanın inkarını ya da tahkir edilmesini icap ettirsin. Binaenaleyh, Hypatia’nın, “sen neye inandığını sorgulamıyorsun, sorgulayamazsın. Ben sorgulamalıyım” demesi, Hıristiyanların kâinat ile alakalı tetkik yapmaya kapıları kapamaları cihetiyle doğrudur; ama mevzuyu, az önce ifade ettiğimiz üzere, melek, ahiret gibi inancın sahasına giren malumatlara getirirsek, Hypatia’nın sorgulaması burada çalışmayacaktır. Zaten Hypatia filmde bu kısma değil, kozmosla alakalı kısma gönderme yaparak, “ben sorgulamalıyım” demektedir.
Bir diğer mevzu ise; din – bilim çatışmasını İslam dini cihetinden ele alan fikirler ciddi bir peşin hüküm ihtiva etmektedir. İslam dini haddizatında bilimi teşvik eden bir dindir ve İslam bilim tarihi ile alakalı literatüre baktığımızda bu mevzu kendini aşikâr etmektedir. Thomas Bauer, Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu? isimli eserinde muhtelif alanlarda İslam dininin tahlilini yapar. Tabiat bilimi kısmında da Müslümanların, Antik Yunan biliminin mirasçıları olduklarını belirtmekten çekinmez. Dimitri Gutas da Yunanca Düşünce Arapça Kültür isimli eserinde, Antik Yunan mirasının Müslüman coğrafyaya nasıl intikal ettiğini uzun uzadıya anlatır. Bilime ve hikmete verilen ehemmiyetin tercüme faaliyetlerini nasıl tetiklediğini, Müslüman ve Müslüman olmayan alimlerin bu mirasa olabildiğince iştahla nasıl sahip çıktıklarını anlatırken; asıl varis olması gereken Bizans’ın, Hıristiyanlık dini sebebiyle bu mirası ellerinin tersiyle nasıl ittiklerini izah eder.

Resim: Parabolaniler geleneksel kıyafetleri içinde
Bu öyle bir redd-i mirastı ki, Yunan düşüncesi din kardeşleri için bir lanet yuvası olarak görünmüştür. Bu mutaassıp tavır, yüzyıllar geçtikçe katlanarak devam etmiştir ve gelinen nokta tarifi mümkün olmayan bir mahiyettedir. Sigrid Hunke, Batı’yı Aydınlatan Doğu Güneşi isimli eserinde, bununla alakalı şu tespitleri yapmaktadır: “1209’da Paris’te toplanan Sinod, pozitif bilimlere ait eserleri okumanın günah olduğunu papazlara bildirdi. Böylece dindarlık, her türlü yaratıcı dehayı daha baştan boğdu, her bağımsız başarıyı engelledi ve kilise dogmalarına uygun olmayan her türlü düşünsel faaliyeti, eğer odun ateşinde yakmayacaksa, durdurdu”. Hıristiyanların mutaassıplıkları, kayıtsız kalmanın ötesinde, hikmete karşı topyekûn bir taarruz halini almıştı. Hunke devamında, birçok Antik Yunan eserinin Arap alimlerinin sayesinde günümüze ulaşabildiğini söylemektedir. Çünkü onlar, ihtiyaçları olduğunu düşündükleri bir eseri nerede bulurlarsa alırlar. “Ama hazır buldukları onlara yetmez. Öğrenme istekleri bir kez uyandı mı, sahip olabilecekleri her şeyi elde etmek isterler. Kendilerine özgü bir hazine araması başlar, efsanevi servetlerle donatılmış seferlere çıkılır ve dış politikanın araçları kullanılır” diye tamamlar Hunke sözlerini.
İslam bilim ve felsefe tarihi ile alakalı yapılan çalışmalara baktığımızda bu gibi müspet tespitleri çok fazla görmekteyiz. Hal böyleyken, günümüzde hala belirli bir kesim, Müslüman coğrafyada ortaya konan İslam ve felsefe literatürünü ya görmezden gelmeye çalışır ya da görse bile peşin kabullerle bunların ilim tarihindeki yerini kıymetten düşürür. Bu gibi suiniyetli kabuller din ve hürriyet meselesinde de kendini gösterir.
Hıristiyanlığın Roma’da yayılması sırasında türlü işkenceler gören Hıristiyanlar, bu yüzden paganlara karşı bir kin beslemiş olabilirler ve bu kin de onların İskenderiye’de paganlara karşı saldırgan tutumlarının bir sebebi olabilir. Tarihe baktığımızda, Hıristiyanların, diğer dinlerin zümrelerine de karşı tutumları hiç müsamahakâr değildir. Sadece Endülüs tecrübesi bile bize, Hıristiyanların radikallikleri hakkında kayda değer bir malumat vermektedir.
Hem bu tecrübenin hem de devrin İskenderiye’sinde geçen hadiselerin fecaatlerini bütün semavi dinlere, hususen İslam’a tevcih etmek ne kadar makuldür? Sadece farklı bir mezhepten oldukları için Saint-Barthélemy yortusunda Katoliklerin Protestanları katletmesinin aksine, İslam dünyasında farklı dinden olan gurupların bile bir arada yaşaması alışılagelmiş bir durumdu. Filmde, şehrin ileri gelen paganlarının vaftiz edileceğinin bildirilmesi, Hristiyanlaştırma geleneğinin başlangıç noktalarından biri olsa gerek. Nitekim sonraki dönemlerde görüleceği üzere, Hristiyanlık dinini kabul etmeyenlerin çarmıha gerilerek yakılması ve insanlık dışı engizisyon metotlarının tatbik edilmesi, üstüne üstlük bunun Katolik din adamları tarafından bir cihat olarak telakki edilmesi, radikal Hıristiyanlığın geldiği noktayı anlamak bakımından oldukça mühimdir.
İslam coğrafyasında farklı din mensuplarının bir arada yaşaması, İslam dininin bu guruplar için bir tehdit unsuru olmadığı manasına da gelmektedir. Zannedilenin aksine İslam kılıç zoruyla yayılmamıştır. Eğer böyle bir hadise cereyan etmiş olsaydı, belki de bunun ilk tatbikatını İslamiyet’in Medine devrinde görmüş olurduk. Medine’de artık bir İslam devleti vardır ve kılıç bu devletin elindedir. Ama görmekteyiz ki, başta müşrikler ve Yahudiler olmak üzere farklı dine mensup birçok kimse hayatlarına kendi dinlerinde devam etmişlerdir. İslam onlara sadece tebliğ edilmiştir.
Film’de Hıristiyanlık taassubunun hissedildiği yerlerden biri de Cyril’in kutsal kitaptan bir metin okuduğu sahnede kendini gösteriyor. Paul’un Timothy’ye yazdığı mektubu okuyan Cyril, burada kadınların erkeklere mutlak manada itaat etmesi gerektiğini ve erkeklere bir şey öğretmesine izin verilmediğini vurgulayarak Hypatia’nın Orestes’e tesir etmesinin yasaklanmasına dair dini bir kılıf uydurmuş görünüyor. Ayrıca Hypatia’ya karşı dinsiz ve cadı ithamı yine kendini göstermiştir bu sahnede.

Resim: Cyril… Timothy’ye yazılan mektubu okuyor
Hıristiyanlık akidesindeki kadının yeri mevzusu da filmin yorumlarında tenkit edilen noktalardan bir tanesi. Bu tenkit, diğer yorumlarda olduğu gibi semavi dinlerin umumuna teşmil ediliyor. İslam dininin de kadına yaklaşımının bu şekilde olduğu zannı hasıl olabilir. Halbuki durum hiç de böyle değildir.
İslam dini kadınlara, erkeklerle aynı hakları vermiştir. İlim tahsil etme, muhtelif müesseseler kurma, şirket sahibi olma, ticaret yapma gibi haklar erkeklere olduğu gibi kadınlara da verilmiştir. Hazret-i Peygamber’in hanımı Hatice validemiz ticaretle uğraşırdı. Aişe validemiz hakkında Peygamber Efendimizin, “Dininizin yarısını Hümeyra’dan alınız” sözü malumdur. Dünyanın en eski üniversitesi olarak kabul edilen Karaviyyin, Fas’ta Fâtıma el-Fihrî tarafından 859 yılında kurulmuştur ve hala faaliyetini devam ettirmektedir. Misaller çoğaltılabilir. Hülasa etmek icap ederse, İslam dini erkeğe olduğu gibi kadına da amellerinde bazı tahditler koymuştur. Bu sınırlar dahilinde bir kadın, ilimden sanata, ticaretten ziraata birçok sahada faaliyet göstermede serbesttir. Kadına, kadın olduğu için bir eksiklik ya da kusur atfedilmemiştir.
Agora filmi, birçok cihetten incelenmesi mümkün bir senaryoya sahip: felsefe, din – bilim münasebeti, kadın hakları, mutaassıp dindarlık, içtimai hoşgörü… Bununla birlikte, filmde yoğunluğu en fazla hissedilen tema dini fanatizmdir. Bu tema, filmin kendi senaryosundan ziyade devrin içtimai durumundan kaynaklanıyor. Eğer bir sahada tetkik yapılmak isteniyorsa, bu çalışmalar ilmi metotlar kullanılarak doğru kaynaklar üzerinde yapılmalıdır. Filmleri, romanları, tiyatro eserlerini kaynak olarak kullanıp, bunlarda işlenen mevzuları evrensel hakikatleri yansıtan birer paradigma olarak telakki etmek, bunları düşünenleri gülünç duruma düşürmektedir. Bir film senaryo itibariyle ne kadar kusursuz olursa olsun, bu filmde geçen hadiselerden külli kaideler çıkarmak, kasti olsun ya da olmasın, hakikatten ciddi şekilde sapmalara sebep olabilmektedir.

Resim: İslam ve ilim münasebetini gösteren bir resim
Mutaassıp Hıristiyanlar tarafından İskenderiye kütüphanesinin yakılması, devrin en büyük akademisi olan Serapeion’un yok edilip kütüphanesinin ateşe verilmesi, klasik Yunan metinlerinin zararlı görülüp ortadan kaldırılması gibi sınır tanımayan barbarlıklar literatürleri doldururken, Müslümanların VII. yüzyılda İskenderiye şehrine girdiğinde buradaki kütüphaneyi yaktırdığı iftirasının atılması başta olmak üzere, Müslümanlığı bilim, sanat, estetik ve medeniyetin diğer unsurları ile tezat içinde göstermek, bir zihin buhranının alametidir. Agora’nın boş olmadığı, zaman geçtikçe ortaya çıkmaktadır.





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz