Anasayfa Hikmet

Hakîkî İyilik Nedir?

PAYLAŞ

İyilik, dînin ve aklın beğendiği güzel ve faydalı şeylerin tamamı diye tabir olunmuştur. Bununla beraber hayr kelimesinden masdar olarak türemiştir ve lüğatta şerrin zıddı olarak ifade edilmiştir.

Bu kelimenin müterâdifleri [eş anlamlı] ise; ma’rûf, salâh, fadl, kerem, inâyet, birr, ihsân ve lütuftur. Bunlar her ne kadar bu kelimenin müterâdifi olarak kullanılsa da aralarında elbette nüans bulunmaktadır.

Allâhu teâla Kur’ân-ı kerimde Rahmân sûresinde: “İhsânın [iyiliğin] karşılığı ancak ihsân değil mi?” buyurarak iyiliğe karşılık iyilikle mukabele etmenin ehemmiyetini kullarına beyân etmiştir. Maamâfîh [bununla beraber] Zilzâl sûresinde “Kim zerre mikdârı hayr [iyilik] işlerse onu görecek, kim de zerre mikdârı şer [kötülük] işlerse onu görecektir.” diyerek iyilik etmenin faydasının âhirette görüleceğinin haberini vermiştir.

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de: “Her kim din kardeşinin yardımına koşar, onun menfaatini, iyiliğini gözetirse, ona Allah yolunda cihad edenlerin sevabı verilir.” ve “Her kim din kardeşine iyilik yapmak veya sıkıntısını gidermek için salâhiyet sahibi bir kişiyi aracı yaparsa, Allah ona (kıyamet gününde) ayakların kayacağı zamanda yardım eder.”hadîs-i şerifleriyle iyiliğin dindeki yerini ve Allâhu teâla indindeki kıymetini haber vermiştir.

Tes’ir etmesi için…  

Bütün bunlar insanların kahir ekserisi tarafından bilindiği halde kemâl mertebede iyilik yapmak ne yazık ki çoğu kimsenin mahrum kaldığı bir haslettir. Bu haslet gerek âile efrâdımızdan, gerek komşu ve akrabalarımızdan, gerekse hocalarımızdan işitilmesine rağmen maatteessüf dil ile ikrârdan öteye geçemiyor. Yani insanlar bu vasfı başkaları için tavsiye etmelerine rağmen kendilerinin bu hal ile tavsîf olmalarına hiç mi hiç ehemmiyet göstermiyor. Tabiatiyle söylenen sözler de tesîr etmiyor.

Kur’ân-ı kerimde “Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” âyeti kerimesi ifade etmek istediğimiz hakîkati gözler önüne seriyor. Kişinin kendinden başkası için tavsiyede bulunması kolay geliyor ama mızrağın ucu dönüp dolaşıp kişinin nefsine dokunduğu zaman ne yazık ki gerçeği kabullenmesi güç oluyor. İşte  gelin burada zemmettiğimiz vurdumduymazlığın ve samimiyetsizliğin sebebine bir bakalım.

İyiliği kim yapar?

Mezkur sebebi araştırmak için evvelâ “insân nedir?” suâlinin cevâbını efrâdını câmi ve ağyârını mâni bir sûrette vermekte fayda var. İnsan, ruh ve bedenden [nefs taşıyan] müteşekkil, akıl sâhibi bir varlıktır. Yâni Allâhu teâla insanı ruh ve bedenden yaratmıştır. Ruhunu akıl ve vahiy ile takviye etmiştir. Bunun sebebi de bedenî arzularına [nefsine] yenik düşmeyip vahdâniyetini takdîs ve tedbîr ederek kulluğunun farkına varabilmesini sağlamaktır.

İnsanın nefsinden sudûr eden kötülükleri taht-ı esâret etmesi (kontrol altına alması) ve bu kötülüklerin farkına vararak bunlardan ictinâb etmesi(geri durması)  kendisinden beklenendir. Bu kötülüklerin başında mal, makam, şöhret ve baş olma sevgisi ile menfaat elde etmek gelir. Bu kötü vasıfları fark edemeyip de bunları düşman olarak telakkî etmeyenler asıl maksadlarını unutmuş kimselerdir.

Dünyâ hayatı Kur’ân-ı kerimin ifadesiyle “aldatıcı bir faydalanma yeri” nden başka bir şey değildir. Peki mal, makam, şöhret, baş olma sevgisi ve menfaat sahibi olmanın mevzuyla ne alakası var derseniz şunlar söyleyebiliriz. Yeri geldiğinde insanın doğruyu konuşmamasına, adaleti gizlemesine ve hatta imânı terk etmesine sebep olan hususlardır.

Makam korkusu

Nitekim sahabeden Dıhye-i Kelbî radiyallâhu anh, Rum imperatoru Herakliyus’a, Hazreti Peygamber tarafından gönderilmiş ve İslâm ile müşerref olabilmesi için İslâm’a davet edilmişti. Gönderilen sahabiye “Hazreti Peygamberin, Allâhu teâlanın son peygamberi olduğuna ve İslâm dininin hak din olduğuna iman ettim.” dedi. Sonra vezirlerini ve devlet adamlarını toplayıp “Ben müslimân oldum.” dedi. Yanında bulunanlar ayaklanıp tahtının elden gideceğini anlayınca “Ben sizin dininize bağlılığınızı tecrübe etmek maksadıyla bu sözleri sarfettim. Yoksa ben O’na imân edenlerden değilim.” diyerek cevap verdi.  Bu sözler Herakliyus’un tahtını kaybetmemek için imansızlığı tahtına tercih ettiğinin en bâriz göstergesidir.

Buna benzer diğer bir misal de Aziz Nikola Mertil’in hikayesidir ki o da hristiyanların kendisine aşırı teveccüh göstermesi sebebiyle Hazreti Peygamber’in Paraklit [arapça ebced karşılığı Ahmed’dir.] yani son peygamber olduğunu bildiği halde makamını kaybetmemek için imansızlığı makamına tercih etmiş olmasıdır.

İman etmek hususunda bile bu kadar gevşek davranan insanlar makam ve menfaatlerini kurtarmak uğrunda yalan söylemeyi, hakkı gizlemeyi, adaletten uzaklaşmayı ve daha başka işleri iman etmeye nisbetle daha yeğ ve ehven görürler.

Hakkı bilip susanlar

Çevremizde büyük olarak tanıyıp ilim adamı zannettiğimiz kimseler bile ne yazıktır ki makam-mevkilerinin, rahat ve keyiflerinin kaçması korkusuyla hakkı söylemek ve haklı olana hakkını teslim etmek konusunda üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmemektedirler.

Halbuki Kurân-ı kerimde: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, ma’rufu emreden, münkeri nehyeden, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz….” buyrulmuştur. Hatta Sevgili Peygamberimiz bir hadîs-i şeriflerinde: “Hakkı bilip de söylemeyen dilsiz şeytandır.” diyerek bu gibilerinin halini haber vermiştir. Güzel beyitleri ile meşhur Ziya paşa da:

Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât,

Bin türlü teseyyüb [lâkaydlık] bulunur hânelerinde.

sözüyle meselenin künhünü tam mânâsıyla ifade etmiştir.

Sonuna kadar…

Kendilerinden iyilik beklenen kimseler hak ile değil de menfaatlerine geldiği şekilde hareket ederlerse müslimanlar nasıl felâh bulur? Cem’iyyet nasıl ayakta durur? İnsanlar arasında iyilik nasıl tesis eder? Hatta başta söylenmesi gereken sual şudur ki; Cenab-ı Hakk’ın rızâsı nasıl kazanılır?

İyilik ve buna benzeyen hasletler işimize geldiği şekilde yapılırsa yani insanlara ilim, edeb ve hayâlarına göre değil de mal, makam ve neseblerine göre muamelelerde bulunulursa buna iyilik demek ne kadar doğru olur?

İyilik denen haslet Allâhu teâlanın rızâsı gözetilerek ve samimiyetle yapılırsa ancak o zaman lâyık-ı vechiyle îfa edilmiş olmaz mı?

Hasılı kelâm kendini dünyaya kaptırmış olan kimseler ademoğlunun bidâyetinden nihâyetine kadar devam edecektir. Ancak buna mukabil iyiliği Allah için söyleyen kimseler de bundan hâlî kalmayacaktır.

Cenab-ı Hak hakkı söylemek hususunda kalplerimizi ve bedenlerimizi kavî ve kuvvetli kılsın.

Birkaç beyt:

“Dikkat ettim az söyledim kalbini kırmamağa,                         

Bilirim üzülürsün yoksa sözüm çoktur sana.”                   

 

“İnsanın şerefi mal ve neseble değildir, Bilakis ilim ve edebledir.”                                                                            

 

“Hâşâ kuluna zulmetmez Hüdâsı,                                              Herkesin çektiği kendi işinin cezâsı.”                                         

 

“Bî-vefâdır ey denî dünya senin her ni’metin,

Sarsar-ı ba’dı ecel mahv eyliyor her” rif’atin.

2 YORUMLAR

  1. Tebrik ederim Uğur bey!
    Çok güzel bir yazı neşretmişsiniz, bundan sonra da böyle güzel yazılarınızı bekler muvaffakiyetler dilerim.

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

WordPress spam blocked by CleanTalk.