13. Asırda Anadolu’da ayağını bastığı topraklardan ilim ve bereket fışkıran bir Harzemşahlı vardı ki Rum diyarı halkı çok sevdiği bu veliye efendimiz manasında Mevlana dedi: Mevlana Celaleddin-i Rumi. Moğol fitnesinin Anadolu’yu kasıp kavurduğu fetret senelerinde, ham sofuluktan uzak, ehli sünnet bir duruş ile ilim ve medeniyet nurunun sönmesine meydan vermedi. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Hazret-i Ali, Hasan-ı Basri gibi büyük velilerden gelen yolu kendisinden sonra Mevlevilik olarak isimlendirildi. Oğlu Sultan Veled ve takip eden mevlevi şeyhleri tarikatı önce tüm Anadolu’ya ardından, Rumeli ve Suriye ve Mısır kıtasına yaymayı başardı.
Mesnevi’yi esas alan, edebi ve entelektüel bir arka planda neşv-ü nema bulan Mevlevilik zaman içerisinde Anadolu beylikleri ve Osmanlılar nazarında son derece makbul bir tarikat halini aldı. 17.nci yüzyılda şii cereyanlara karşı ehli sünnetin güçlü bir müdafii olarak devlet destekli bir tasavvufi hareket olarak ön plana çıktı.
Ne var ki Mevlevilik de tüm tasavvuf tekkeleri gibi, vakıf medeniyetinin bir mahsülüydü. Osmanlı vakıflarının ciddi bir şekilde sarsıldığı, toprak kayıpları neticesinde maddi imkanlarını kaybetti. İmparatorluğun can çekiştiği ondokuzuncu yüzyıl, mevlevi tekkeleri için de büyük dönüşümlerin yaşandığı bir devre oldu. Nihayet ilan edilen yeni rejim, mevleviliğe son darbeyi vurdu. Bu devirde mevlevi tekkelerinin geçirdiği serencam ve mevlevi şeyhlerinin etrafında geçen diyalog ve hatıralar yazımızın temel omurgasını teşkil edecek.
Mısır Mevlevihanesi Şeyhi’nin anlattıkları
Tahirül Mevlevi’nin talebesi olan mesnevihan Şefik Can, Sahaflar Çarşısının meşhurlarından Raif Yelkenci’nin dükkanında rast geldiği bir defterden şöyle bahseder;
“(Sahaf raif yelkenci) bir gün bana, Mısır mevlevihanesi şeyhine ait özel bir defterin eline geçtiğini söyledi. kendisi defteri dikkatlice okuyup incelemişti. okuyup değerlendirmem için bana da verdi. defter ilgimi çekmişti, dükkan da sakindi, hemen o anda kendisiyle birlikte okuyup değerlendirdik. orada eskiden mevlevi dergahlarının Muhammedî ahlak üzere hazret-i Mevlana’nın yolundan gittiği, abdestlerini, namazlarını dolayısıyla da tüm manevi sorumluluklarını hiç aksatmadıklarını yazıyordu. Fakat 16 haziran 1826 tarihinde osmanlı padişahı 2. Mahmud tarafından yeniçeri ocağı lağvedilince onların manevi dayanağı olan bektaşi tekkeleri de kapatılmış, bu yüzden uzun bir süre görevlerini mevlevihanelerde yerine getirmeye çalışmışlardı. Bektaşi dedelerinden bazıları, dedelik namı altında içki içiyor, yalan söylüyor ve sahte şeyhlikleri ile milleti oyalıyorlardı. Defterde bu yüzden zamanla mevlevi dergahlarında da bozulmalar ve farklı görüşler meydana gelmeye başladığını yazıyordu. Dergahta bulunan mevlevi dedelerinin de misafir ettikleri bektaşiler gibi içki içmeye başladıkları, namaz kılmayı terk ettikleri ve sadece Hazret-i Mevlana’nın eserinden manevi zevk alarak o şekilde şeyhliklerini yapmaya devam ettikleri hüzünlü bir ifade ile anlatılıyordu. bunları yazan da mısır mevlevihanesi şeyhiydi.”
Mevleviler siyasete hazırlanıyor, Tekke’de hazırlanan darbe
Şefik Can’ın anlattıkları kafamda dönüp durarken, Aktüel Tarih dergisinin Mevlevilik özel sayısında Sultan Abdülhamid’in İzmir Mevlevihanesi şeyhi Nurettin Efendi’yi Bitlis’e sürmesi hadisesi ile karşılaştım. Sultan Hamid devrinde bir şeyhin böylesi bir sürgünü mutlaka siyasi bir arka planda olmalıydı. Nitekim Nurettin efendinin İttihat ve Terakki cemiyetinin önemli bir destekçisi olduğu bilgisini bulmak zor olmadı. Fakat esas sürpriz Neyzen Tevfik ve Halid Ziya Uşaklıgil’in tekkenin meşhur müdavimleri olduğunu öğrenmek oldu. Halid Ziya, İzmir Hikayeleri isimli eserinde tekkeye dair çok canlı bir tasvir sunar: “Saz aleminin en güzidelerinden birisi İzmir Mevlevihanesinin bir dairesinde aziz muhibbim Şeyh Nuri beyin musiki toplantılarında vaki olurdu… Tarikatler arasında Bektaşilik’ten sonra en serbest olanı Mevleviliktir. Onun için toplantılarda işret de bulunuyordu. Yalnız saz heyetinin toplandığı büyük odada göz önünde bir rakı masası bulundurmaktan çekinilerek, bu masa büyük odanın yanında küçük bir yerde kurulmuş olur ve ikide bir oraya uğranılarak bir kadeh alınırdı.”
Ne var ki iş sadece işret ehli olmakla mahdut değildir. Mevlana enstitüsünün kurucularından Kudsi Erguner verdiği demeçte, Galata mevlevihanesi şeyhi Ataullah Dede’nin mason olduğunu ve Mevlana torunu Çelebilerin hemen hepsinin mason olduklarını aktarmaktadır.
Keza Yenikapı mevlevihanesi şeyhi Osman Selahaddin Dede, Sultan Aziz’e karşı mücadelesinde Mithat Paşa’yı desteklemekle kalmamış, Sultan V. Murad’ın da dahil olduğu mason toplantılarının ve muhtemel darbe planlarının merkezinde yer almıştır.
Sultan Hamid devrine gelindiğinde, Mevlevilerle alakalı amcası veya dedesi gibi menfi veya müsbet bir tavır göze çarpmaz. Öyle ki Sultan tahrip olan Maraş mevlevihanesi gibi bazı mevlevi mabedlerini imar dahi ettirir. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi esnasında ilginç bir hadise yaşanır. O güne kadar aktif siyasette görüş belirtmekten imtina eden tarikatın Konya makam çelebisi Abdülhalim Çelebi, Sultan Abdülhamid’e edep dairesi içinde mütalaa edilemeyecek ifadeleri barındıran bir telgraf çeker. Üstüne Sultan Reşad’ın mevlevi olmasının da getirdiği bir gerekçe ile yeni padişahın kılıcını kuşatmak için İstanbul’a davet edilir. Ne var ki Abdülhalim Çelebi’nin fütursuz tavırları ve sivrilmesi, İttihatçı rüesasını tedirgin eder. Kendisini makam çelebiliğinden alırlar. Böylece 1918’e kadar pasifize edilir.
Mevleviler Aktif Siyasette: Abdülhalim Çelebi’nin vahim sonla biten serencamı
İttihatçıların düşüşünü müteakip şeyhülislamlığa verdiği arzuhal ile tekrar Konya dergahının başına geçen Abdülhalim Çelebi, aynı zamanda mebusan meclisinde Konya mebusluğunu da uhdesine alır, hatta ilk TBMM’de reis vekilliğine seçilir. Mustafa Kemal Paşa ile yakın ilişkisi, Mustafa Kemal’in sema ayinlerine katılması, dervişlerle lokma yemesi, Abdülhalim Çelebi ile karşılıklı jestler ikilinin arasında su sızmaz bir manzara arz eder. Mustafa Kemal Paşa ona bir ziyaretinde “hediye” olarak bir şapka getirir. Abdülhalîm Çelebi de bu hediyeyi; “Aman Gazim sizin hediyeniz başımızın tacıdır” diyerek Mevlevî sikkesini çıkarıp şapkayı giyer. Daha önce de 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin kaldırılması ve hanedan üyelerinin yurt dışına sürgün edilmesi sebebiyle Mustafa Kemal Paşa’ya bir kutlama mektubu gönderir. Bu mektubunda Sultan ve ailesini “taun ve bela” olarak nitelendirmiş ve icraatlarında kendilerine başarılar diler
Mustafa Kemal Paşa, Abdülhalim Çelebi’yi Refik Koraltan ile birlikte Tekkelerin ve Zaviyelerin Kapatılması için görevlendirir. Abdülhalim Çelebi kendi eliyle hazırladığı kanun tasarısında Mevlevi dergahlarına bir imtiyaz bahşedileceğini umduğu anlaşılıyor. Mustafa Kemal Paşa, tıpkı hanedanı sürerken Trablusgarp’ta birlikte silah arkadaşlığı yaptığı Şehzade Osman Fuad Efendi’ye istisna yapmadığı gibi, burada da Mevlevi dergahlarına imtiyaz tanımaz. Abdülhalim Çelebi ümitsiz ve tükenmiş bir vaziyette Ankara’nın yolunu aşındırsa da umduğunu bulamaz. 1925 yılının Kasım ayında Beyoğlu’nda kaldığı Bristol otelinin balkonundan düşerek hayatını kaybeder. Hadise kayıtlara adi bir hırsızlık vakası olarak geçer, Öte yandan 1925 yılının İttihatçılar ile Mustafa Kemal Paşa arasında yaşanan mücadelenin en şiddetlendiği safha olduğu hatırda tutulursa, Çelebi’nin ölümü oldukça puslu bir manzara arz eder.
Mustafa Kemal Paşa, Abdülhalim Çelebi’nin oğlu Celaleddin Bakır Çelebi’yi Halep Mevlevihanesi’ne gönderir/vazifelendirir. Böylece Çelebiler 1944 yılında rejim tarafından Suriye’den tard edilene kadar Halep’te Türkiye’nin bir uzantısı olarak barınmaya devam eder.
Mevlevilerin İnkılaplarla İmtihanı
Tarikatların 1925 yılında kanunla yasaklanması, büyük ölçüde gönül birlikteliğine dayalı yüzlerce yıllık bu sivil toplum kuruluşlarını kökten yok edemez. Sıkı polis ve istihbarat takibine rağmen mevleviler de diğer tarikatlar gibi varlığını daha kontrollü ve üstü kapalı bir şekilde sürdürmeye devam eder. Yasak ve hukuki denetimden yoksun olması, bunların asli hüviyetlerini kaybetmesi sebebiyle, cemiyet açısından menfi hal alır.
Veled Çelebi gibi kimileri derhal başındaki Mevlevi sikkesini çıkarıp, şapka giymekte aceleci olurken, Urfa ve Yenikapı mevlevi şeyhleri ise inkılaplara karşı oldukça isteksiz ve rahatsız bir tavır sergiledi. Bunlardan Yenikapı mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Baykara Dede’yi hususen anmak icap eder. Kendisini tanıyanlar tarafından tam bir “İstanbul efendisi” olarak tarif edilen Abdülbaki dede, başından itibaren İttihatçılara muhalefeti ile de ilginç bir profil çizer. Öyle ki kendisine “oğlum” diye hitap eden Sultan Reşad’a, İttihatçılara mani olması, hele ülkeyi savaşa sokmaması noktasında ikazlarda bulunduğu kaydedilir. Mevlevi alayının başında Şam’da 4. orduya katılan Abdülbaki Dede, Cumhuriyet devrinde ömründe karşılaşmadığı sıkıntılar ile boğuşur. Hükumet, Mevlevihanenin vakıf gelirlerine el koyduğu gibi, Abdülbaki Dede’yi, muallimlik, arşiv tasnifi gibi işlerden de uzaklaştırıp adeta fakr-u zaruret içinde bir hayata iter. Acıdır ki ömrünün son demlerini Ermeni lisesinde edebiyat muallimliği yaparak geçirmek zorunda kalır. İnkılapların en ateşli evresinde hissiyatını ifade ettiği “Benim Halim” isimli manzum eserinde şöyle der:
Kesip rîş-i sefîdim, pîr iken yosma civân oldum.
Makam-ı Mevlevî’de şeyh idim, pîr-i mugân oldum.
Ne sâfî müslümân kaldım, ne oldum kıpkızıl kâfir
Giriftâr-ı belâ-yı fitne-i âhirzamân oldum.
Dilimde nûr-i imanım, başımda kapkara şapka.
Misâl-i subh-i kâzib nûr ü zülmette ayân oldum.
Dedim âyînede seyr eyleyince kendimi fi’l-hâl
Balıkçı Kör İvan yâhud kuyumcu Estepân oldum
Semâ-yı Mevlevî’yi terk edip, öğrenmedim dansı
Selânik Dönmesi’nden de beter bir müslüman oldum.
Unuttum ebcedi bilmem Latince harf ile yazmak
Bugün bâzîçe-i nâçîz-i etfâl-i cihan oldum
Abâ bonjur, silindir şapka oldu sikke-i molla
Bu uydurma kıyâfetlerle rüsvâ-yı cihân oldum.
İki Tür Mevlevilik: Yenikapı ve Bahariye
Yenikapı Mevlevihanesi’nin yetiştirdiği bir diğer emsalsiz şahsiyet ise Tahirül Mevlevi müstear ismiyle tanınan Tahir Olgun’dur. Tahirül Mevlevi medreseleri tekrardan ikame etmek ve şapka kanununa muhalefet gibi suçlardan İstiklal mahkemelerinde yargılanıp beraat etmeyi başarır. Kuleli Askeri Lisesinde edebiyat muallimi iken, Şefik Can kendisi ile tanışıp hem talebesi hem müridi olur. Tahirül Mevlevi dinin emirlerine itaatkar, dini bütün bir mevlevidir. Bu tarz, mevleviler arasında Yenikapı ekolü olarak geçer. Mevleviler arasında bir diğer fraksiyon ise Beşiktaş Mevlevihanesi’nin devamı hüviyetindeki Bahariye ekolüdür.
Bahariye Ekolünde Fahrettin Dede, Ahmed Bahari, Abdülbaki Gölpınarlı gibi isimler yer alır. Şefik Can, Tahirül Mevlevi’nin kendisini, vefatından sonra Mesnevi okuması için vazifelendirdiğini fakat, gerek muvazzaf bir asker olması gerek rejimin sıkı takibi dolayısıyla böyle bir işe girişemediğini yazar. Böylece Bahariye tekkesinde postnişin olan Ahmed Bahari’ye intisap eder. Onun bu tavrı, böylece hem Yenikapı hem Bahariye tekkesine dair etraflı gözlemlerinin sıhhati açısından faydalı olmuştur.
Hazret-i Mevlana’ya ait olmayan beyitler Divan-ı Kebir’e nasıl girdi
Mesnevi üzerine araştırmalarıyla derinleşmiş Şefik Can, Midhat Bahari ve Bahariye tekkesi hakkında şunları nakleder: “Midhat Bahari’nin tercüme ettiği ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın bastığı üç cildlik Divan-ı Kebir’den seçmeler kitabının içerisinde Hz. Mevlana ya ait olmayan birçok şiir vardı. Bunlar hazret i Mevlana’nın yanlış anlaşılmasına sebebiyet veriyordu. bunun üzerine hiç karşılık beklemeden bu eserin içindeki Hz Mevlana ya ait tüm şiirleri çıkartarak eseri orijinaline uygun bir şekilde yeniden düzenledim.”
Divan ı Kebir’deki bu hataların nasıl ortaya çıktığı ile alakalı ise şöyle der: “ Efendim, Hidayet Han isminde İranlı bir şahıs, Divan-ı Şems-i Tebriz diye, talik yazıyla basılmış, Hazret i Mevlana ya ait şiirleri ihtiva eden bir kitap yayınlıyor. Fakat bu kitabın içerisine, Şems isminde başka bir zatın şiirlerini de ilave ediyor. Bilerek yada bilmeyerek , orasını Allah bilir. Yeniçeri ocağı kapatılırken Bektaşi tekkeleri de kapatılıyor ve bu sırada Bektaşi dedeleri, mevlevihanelere iltica ediyorlar. uzun süre Mevlevihanelerde kalıyorlar. Gayet tabii olarak zaman içerisinde Mevlevileri de etkiliyorlar. Bu sebeple mevlevi dergahlarından bazılarında, aşırı derecede Bektaşi tavrı görülür. Bahariye mevlevihanesi bunlardan biridir. Yani bu Bektaşi tavrı daha sonra ortaya çıkmıştır. Hazret-i Mevlana’nın hiçbir eserinde dolayısıyla da sözlerinde böyle bir durum göremezsiniz. Hazreti Mevlana ilahi aşk ile tüm kalıpları kırmış, şekilcilikten ve ikilikten kurtulmuş biridir.
Divan-ı Kebirden seçmeleri Midhat Bahari yapıyordu ve kendisi de Bektaşi tavırlı bir Mevlevi büyüğüydü. Tahirül Mevlevi hazretlerinden sonra son zamanlarına kadar Midhat Bahari ile birlikte oldum. Benim çok yakınımdı. Bendeniz daha çalışma aşamasında, Hazret-i Mevlana’ya ait olmayan bu şiirlerin çıkarılmasını önemle rica etmeme rağmen, orijinalinde olmayan şiirleri çıkarmayı kabul etmeyerek, eseri olduğu gibi basmayı tercih etti. Çünkü bu şiirlerin çoğu İranlı şiilere ait görüş ve düşünceleri ifade ediyordu. Meşrebi gereği bu şiirler Midhat Bahari’nin de hoşuna gidiyordu. Basılmadan düzeltilmesi için elimden gelen gayreti gösterdim ama olmadı.”
Şefik Can, kendisine sorulan “Efendim siz bu eserde Hazret i Mevlana’ya ait olmayan şiirleri nasıl farkettiniz? suali üzerine şöyle cevap veriyor:
“İranlı bir araştırmacı ve yazar olan Firuzanfer Hazret-i Mevlana konusunda çok güvenilir uzman bir kişidir. O da bir Divan-ı Kebir hazırlamıştır. Bu çalışmalar sırasında hem Konya’da bulunan orijinal eseri hem de bütün dünyada bulunan divanları tetkik ederek yedi ciltlik esaslı bir divan hazırlamıştır. Bu eser için senelerce uğraşmıştır. Kendisine bizde bulunan eserlerin fotokopileri gittiği gibi, o da İran’da Fransa’da İngiltere’de bulunan bütün divanları tetkik ederek Hazret-i Mevlana’ya ait olan bütün şiirleri toplamış, kendisi bir şii olduğu halde üslup bakımından onun şiirine benzemeyenleri ayırmıştır. Ve büyük bir emeğin mahsülü olarak bu Divan-ı Kebir neşredilmiştir. Midhat Bahari rahmetlinin tercüme ettiği kitaptaki şiirlerin , ne yazık ki üçte biri Hazret-i Mevlana’ya ait değildir. Milli eğitim bakanlığı tarafından da birkaç defa basılmıştır. Böylelikle bu eseri okuyanlar Hazret-i Mevlana’yı farklı görüş ve düşünce sahibi olarak tanımışlardır. Sonuç itibariyle hazreti mevlananın yanlış tanınmasına sebep olmuştur. “
Celaleddin Bakır Çelebi ile birlikte Abdülbaki Gölpınarlı’yı ziyaret üzerine
Şefik Can, makam çelebisi olarak mevleviler arasında büyük hürmet gören Celaleddin Çelebi ile tanış ve samimi dosttur. Birlikte Abdülbaki Gölpınarlı ile de görüşürler. Selimiye’de evinde Farsça talim ettikleri Abdülbaki Gölpınarlı’ya dair şunları söyler: “Abdülbaki Gölpınarlı orijinal bir adamdı, hep minder üzerinde rahlede çalışırdı. Abdülbaki Gölpınarlı çok iyi farsça ve arapça bilen değerli bir bilgindi. Fakat itikadı şii olduğu için, bazı hususlarda bize uymayan görüşleri vardı. Bununla birlikte, Çelebi Efendi geniş görüşlü, anlayışlı bir insan olduğu için bu konuların üzerinde durmaz, güler geçerdi.”
“Çelebi efendi kendisini(Abdülbaki Gölpınarlı’yı) ziyarete gittiği zaman beni de davet ederdi ve beraber giderdik. Molla Cami, Nefahat’ül Üns isimli eserinde hep Sünni velileri toplamış, şii velilere yer vermemiş diye ona çok ağır sözler söylerdi. Muhyiddin İbn-i Arabi ile İsmail Hakkı Bursevi’ye karış da sert görüşleri ve sözleri vardı. Abdülbaki Gölpınarlı’nın Mesnevi tercümesi doğru olmakla birlikte şerhleri tamamen Caferi Şii görüşlerine göredir. Celaleddin Çelebi’ye takılır, senin deden Hazret-i Mevlana da Caferi’ydi derdi. Çelebi de ne yapsın güler geçerdi.”
Kaynaklar ve İlave Okuma
Şefik Can – Hatıralar ( hazırlayan Hayat Nur Artıran)
Mevlevilik Özel sayısı (Aktüel Tarih)
TDV Mevleviyye maddesi Müellif Ş.Barihüda Tanrıkorur





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz