Her sene yenilenen bir tartışma vardır. Mevlid Kandili kutlamak bidat midir? Sonradan mı ortaya çıkmıştır?
Bu mevzuda Şamlı şehid alim Ramazan el-Bûtî’nin seneler evvel yaptığı bir vaaza tesadüf ettim. Yapay zeka marifetiyle bu vaazın metnini çıkarıp tercüme ettim. Aşağıda olduğu gibi arz ediyorum. Meraklısına faideli olması ümmîdiyle…
Bu vesîle ile Mevlid-i Nebî gecenizi tebrîk ve tes‘îd eder, hayır duâlarınızı istirhâm ederim…
Not: Metin, bir vaazın yazıya dökülmüş hali olduğu için, kitâbî değil şifâhî bir üslûbu hâvîdir. Bu husus hatırda tutulursa müfîd olur.
Sohbetin linki: https://www.youtube.com/watch?si=mYyfQFaMRj_7w-e4&v=OI_mTG2x1eY&feature=youtu.be
———
Yeni dersimize başlamadan önce, öncelikle kendimi ve sizleri, Yüce Allah’ın bize ikinci kez lütfettiği Efendimiz Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) mübarek doğum yıldönümü vesilesiyle tebrik etmeliyim. Allahü Teâlâ’dan niyazımız odur ki, Arap ve İslâm âlemine, bu mübarek hatırayı Resûlullah’ı hoşnut edecek şekilde ihya etmeyi ilham etsin. Ve onu, yaraları sarmaya, sözleri birleştirmeye, fitneleri ortadan kaldırmaya ve Müslümanlar arasında giderek yayılan kargaşayı sona erdirmeye vesile kılsın.
Ne yazık ki, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şu sözünü unutmuş ya da görmezden gelmiş durumdayız:
“Benden sonra sapıklığa düşerek birbirinizin boynunu vurmayın.”
Bir diğer mesele ise, her yıl bu tür vesilelerde, bazı kardeşlerimizin maalesef ortaya çıkardığı ve alevlendirdiği tartışmadır: Resûlullah’ın doğum yıldönümünü kutlamanın meşruiyeti. Bildiğiniz üzere, bu kardeşlerden kimileri ısrarla, Resûlullah’ın doğum yıldönümünü kutlamanın ve sevinçle karşılamanın meşru olmadığını söylerler. Halkla, farklı kesimlerden insanlarla, türlü vesilelerle uzun uzadıya tartışmalara girerler.
Bu mevzuda bana da çokça sual sorulmaktadır. Ben de bu hususta bir kez daha fikirlerimi ifade etmek zorundayım:
Her yıl tekrarlanan bu tartışma, umumiyetle, gerçeği aramak için değil, tartışmanın kendisi için ortaya atılmaktadır. Böyle tartışmaların sonucu ise dağınıklık ve karmaşadır. Oysa bu kardeşler için en münasibi, bu tartışmayı kökünden kesmek; kendi kanaatlerinin bir görüş olduğunu kabul etmek ve “Bizim görüşümüz, Resûlullah’ın doğum yıldönümünü kutlamanın caiz olmadığı yönündedir” demeleridir. Bizler de deriz ki: “Biz de bir görüş beyan ettik ve bunun caiz olduğunu görüyoruz.” Böylece mesele kapanır.
Evet, birçok ihtilaflı mesele olmuştur ki, bir grup bir fikir serd etmiş ve şu hükme ulaşmıştır, bir başka grup da başka türlü bir fikirde bulunmuşve farklı bir hükme varmıştır. Onlar, kardeşlerinin tarz ve hareketlerini takdir etmiş, ötekiler de kardeşlerininkini takdir etmiştir.
Eğer bu kardeşlerimiz de ihtilaf adabına, seleflerimiz olan âlim atalarımız gibi riayet etselerdi, hem biz rahat etmiş, hem de onları rahatlatmış olurduk.
Fakat onlar, her defasında fitne ve sorun çıkarmakta, gençleri burada ve orada avlamakta, bu mesele hakkında sonu gelmez tartışmalar ortaya atmaktalar. Bu durum bizi, kardeşlerimize bu tartışmalar sırasında kullanacakları bir “beslenme aracı”, yani faydalı bilgiler vermeye mecbur ediyor.
Kısaca söyleyelim: Biz diyoruz ki bu meşrudur. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) doğum yıldönümünü kutlamak ve sevinç göstermek meşrudur; tabii ki kutlama haramlardan uzak olduğu sürece. Elbette ki haramlardan uzak bir kutlama… Mesela Allah’ı zikretmek için bir araya gelmek, Resûlullah’ın güzel ahlâkını ve özelliklerini anmak, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) duyulan sevgi duygularını harekete geçirmek… Bunların yapıldığı bir mecliste haramlar yoksa, biz deriz ki bu meşrudur.
Bunun delili nedir? Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazret-i Mûsâ’nın Firavun’dan kurtuluşunu anarak kutlama yapmıştır. Ne zaman ki Allah’ın Hazret-i Mûsâ’yı Firavun’dan kurtardığı günün Muharrem ayının onuncu günü olduğunu öğrendi, o gün oruç tuttu. Ashâbına da o gün oruç tutmalarını emretti. Daha önce oruç tutmamış olanlara da, “O günün geri kalanında yemeyin” buyurdu; bu, bir kutlama vesilesiyle idi. Ve Yahudilerin de o gün kutladığını öğrenince, “Biz, Mûsâ’ya onlardan daha yakınız” dedi.
Eğer Resûlullah’a uyarak Hazret-i Mûsâ’nın Firavun’dan kurtuluşunu anmak bize caiz olduysa, âlemlere rahmet olarak gönderilenin doğum yıldönümünü kutlamamız evleviyetle caiz değil midir? Bu apaçık bir husustur.
Üstelik bu rivayet sahih kaynaklarda, Sahîh-i Müslim’de ve başka eserlerde geçmektedir. Yine Sahîh-i Buhârî’de ve başka hadis kaynaklarında rivayet edilmiştir ki, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) pazartesi günü oruçlu görülmüştür. Kendisine sebebi sorulduğunda şöyle buyurdu:
“Bu, benim doğduğum gündür.” Yani Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi doğum yıldönümünü bu şekilde anmıştır.
Dolayısıyla biz diyoruz ki: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) doğum yıldönümünü kutlamak ve sevinç göstermek caizdir. Peki bu sevinci nasıl ifade ederiz? Bu sevinci, bizi Allah’a yaklaştıracak her türlü vesileyle ifade edebiliriz. Resûlullah’ın niteliklerini, ahlâkını dinlemek için toplanmak — bu Allah için bir zikirdir, öyle değil mi? Elbette zikirdir. Resûlullah’ı övmek, onun çokça faziletini dile getirmek için toplanmak — bu Allah’a yakınlık vesilesi değil midir? Kesinlikle öyledir.
Yine bu günde toplanıp dua etmek; Allah’tan Müslümanların birliğini sağlamasını, bizi kendisine daha da yaklaştırmasını dilemek… İşte bütün bunlar bu kutlamanın en güzel yollarıdır.
Ve yine biz, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) olan biatımızı, onun mübarek doğum gününde yenilemek üzere birbirimize söz verelim. Bu bir yakınlık vesilesi değil midir? İşte biz böyle sevinç duyarız, böyle kutlarız. Bir kez daha söylüyorum: Şart, meclisin haramlardan ve uygunsuzluklardan uzak olmasıdır.
Deniliyor ki bazı ülkelerde mevlid kutlamalarında erkeklerle kadınlar karışık olarak bir araya geliyor. Hayır, biz böyle bir şeyden bahsetmiyoruz. Bu haramdır. Haram olanı açıkça haram olarak belirtiriz. Bizim sözünü ettiğimiz şey, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hatırasına duyulan sevinci, bizi Allah’a yaklaştıracak amellerle kutlamaktır.
Bunu iyi belleyin kardeşlerim. Bazı kardeşler şöyle diyecektir: “Ama Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir şey yapmadı. Yani her yıl doğum gününde ashabını mescidinde veya başka bir yerde toplayıp kimine ilahi söylettirmedi, kimine konuşma yaptırmadı. Böyle bir şey olmadı.” Evet, böyle diyecekler.
Peki cevap nedir? Cevap şudur: Hepinizin ezberlemesi gereken, üzerinde icmâ edilmiş bir usûl ve fıkıh kaidesi vardır:
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi bir fiili yapmamış olması, onun haram/memnû‘ olduğuna direkt olarak delil değildir.
Kaide bellidir: Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) bir fiili terk etmesi, sadece terk etmesidir; bu terk, o fiilin haram olduğuna asla delil teşkil etmez. Bu, ümmetin ittifak ettiği bir kaidedir..
Mesela: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kaşıkla yemek yememiştir, eliyle yerdi. Yani kaşıkla yemek yemeyi terk etmiştir. Peki biz bundan “Öyleyse kaşıkla yemek yemek haramdır” mı deriz? Böyle bir şey söylenmiş midir? Hayır, asla.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) birçok yiyecek de hiç yememiştir. Yani çeşitli yemek türlerinden hiç tatmamıştır. Peki bundan dolayı, “Bunları yemek haramdır” mı deriz? Hayır, hiçbir şekilde.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), davetini insanlara ulaştırırken hiçbir zaman kayıt cihazları, kasetler, filmler ya da uydu yayınları kullanmamıştır. Bunların hepsini terk etmiştir. Peki biz “O halde bunlar haramdır” mı deriz? Hayır.
Şunu iyi ezberleyin: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeyi terk etmesi, tek başına onun haram olduğuna delil değildir. Ancak başka bir delil gelirse, o delil haramlığına hükmeder.
Evet, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Allahü Teâlâ’yı zikrederdi. Fakat Resûlullah’ın ashabını çağırıp bir halka oluşturduğu, içlerinden birine dua ettirip geri kalanların “Âmin” dediği, sonra diğerinin dua edip diğerlerinin “Âmin” dediği… böyle tekrar tekrar dua-âmin şeklinde zikri organize ettiği bize nakledilmemiştir. Yani bu uygulamayı terk etmiştir.
Bir gün Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) mescide girdi. Orada Ebû Hüreyre, Zeyd bin Sâbit ve bir başka sahâbî (rivayetçi adını zikretmemiş) oturmuşlardı. Onlar tam da az önce bahsedilen şeyi yapıyorlardı: Biri dua ediyor, diğerleri “Âmin” diyordu. Sonra diğeri yüksek sesle dua ediyor, diğerleri yine “Âmin” diyordu. Böylece halka halinde devam ediyorlardı.
Bunu gören Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hoşnut oldu, onların yanına oturdu. İkinci defa geldiğinde yine yanlarında oturdu ve bu ameli tasdîk etti. Onlara,
“Ben hayatım boyunca böyle bir şey yapmadım. Siz bunu nasıl yapıyorsunuz? Önce bana sormalıydınız; çünkü ben terk ettiysem bu caiz değildir”
demedi. Neden? Çünkü Resûlullah’ın yapmadığı bu şey, zikrin cinsine dâhildir. İbadetin cinsi içine girer.
Biz “ibadetin cinsi” dediğimizde; bunun birçok durum, şekil ve usulleri vardır. Mesela, diyelim ki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gece namazını belli bir miktarın üzerine çıkmamış. Biz bu halde, “Resûlullah bundan fazlasını kılmadığına göre bizim de fazla kılmamız caiz değildir” mi deriz? Evet, böyle söyleriz. Çünkü namaz ibadetinin cinsidir. Namazda artırmak veya eksiltmek, ibadetin aslıyla ilgilidir.
Ama eğer biri çıkıp, “Müslümanların Resûlullah’ın hususiyetleri ve faziletlerini anmak için bir araya gelmesi caiz değildir” diye inkâr etmeye kalkarsa, ona şöyle deriz:
— Ey adam! Bu da Allah’ı zikretmektir. Zikir bir cinstir. Allahü Teâlâ buyuruyor:
“Allah’ı çokça zikredin.”
Bu cinsin altında birçok farklı durum, hâl ve şekil vardır. Ve Allahü Teâlâ bu kapıyı açık bırakmıştır:
“Onlar ki, Allah’ı ayakta, oturarak, yanları üzerine yatarken zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler.”
İstiyorsan tek başına zikret, bu da zikirdir. İstiyorsan birkaç kişiyle bir araya gel, Hazret-i Zeyd bin Sâbit ve Ebû Hüreyre’nin yaptığı gibi, birlikte zikredin. İstiyorsan büyük bir halka oluştur, Allah’ı beraber zikredin. Bu da zikirdir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), uzun bir hadisinde zikri araştırıp izleyen meleklerden bahsetmiştir. Eğer onlardan biri bir zikir halkası görürse, kardeşine seslenir ve der ki:
“İşte aradığın şey burada, ihtiyacın burada! Sen zikri arıyordun, işte burada bir halka, bir zikir meclisi var.”
Evet, işte hepsi bu zikrin içine girer.
Şimdi farz edelim ki, biz birkaç kişi toplandık. Ben Mushaf’ı elime aldım ve şöyle dedim:
“Ya Rabbi! Resûl’üne indirdiğin bu kelâmın hürmetine, Müslümanların hâlini ıslah eyle.”
Sonra Mushaf’ı yanımdakine verdim, o da şöyle dedi:
“Ya Rabbi! Rasûlüne indirdiğin bu kitabın hürmetine Müslümanların hâlini ıslah eyle.”
Sonra o da yanındakine verdi, o da aynı şekilde dua etti.
Bu uygulamayı sahâbeden hiç kimse yapmamış. Peki biz hemen “Bu haramdır” mı diyeceğiz? Eğer her şeyi “Peygamber yapmadı, sahâbeler yapmadı, o halde haramdır” derseniz, bizim bugün yaptığımız işlerin üçte ikisi, hatta üçte üçünden fazlası haram olur. Çünkü onların döneminde yapılmıyordu. Hayatımızdaki bütün yenilikler bu kapsama girer. Ama bunların çoğu zikrin cinsine dâhildir. İşte Hazret-i Ebû Hüreyre ve Hazret-i Zeyd bin Sâbit’in yaptığı da zikrin cinsindendir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de zikrin bir türünü yapmıştır. Diğer türler de aynı zikir adı altında toplanır.
Evet, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazret-i Mûsâ’nın Firavun’dan kurtuluşunu anarak, bu hadiseyi tes‘îd etti/kutladı. Bu vesileyle sevindi, Allah’a şükretti. Peki bu sevincini nasıl ifade etti? Oruç tutarak. Oruç bir sevinç ifadesidir. Ama “sevinç” cinsi altında birçok farklı ifade vardır: Oruç, Allah’ı zikretmek üzere toplanmak, nasihatleşmek, sohbet etmek, Resûlullah’ın ahlâkını ve hasletlerini anmak, hepsi bu sevinç cinsinin içindedir.
Yani asıl meşru olan “sevinç”tir. Bunun altındaki bütün ifade şekilleri de caizdir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sevinci oruçla göstermiştir. Biz de aynı sevinci, onun güzel vasıflarını anarak, bir araya gelerek, nasihatleşerek, hatta böyle bir mecliste toplanıp Resûlullah’a olan bağlılığımızı yenileyerek ifade edebiliriz. Bunların hepsi o “meşru sevinç cinsine” dahildir.
Bu delili iyi belleyin. Biz, o inkarcıların faydalanacaklarını söylemiyoruz. Ben denedim. Vallahi, kâinatın harikaları önlerinde belirse bile görüşlerini değiştirmezler. Çünkü onları asıl yönlendiren şey taassuptur.
Çünkü onları taassup yönlendiriyor. Ama gaye şu: Siz kafanızı karıştırmayın, zihniniz bulanmasın. Bizim yönümüz Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) doğrudur. Resûlullah bizi gece namazına yönlendirdi, değil mi? Gece namazı, nafile ibadetlerin en mühimlerinden biridir.
Peki bir kimse kalkamıyor, uykusu ağır. Yanına bir çalar saat koydu, o saatin yardımıyla kalkmaya başladı. Peki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle yaptı mı? Hayır, o zaten saatsiz kalkardı. Şimdi, tartışmacıların mantığıyla gidersek, “Çalar saat kullanmak haramdır” dememiz gerekir. Bu söz doğru mu? Elbette değil.
Çünkü elimizde başka bir kaide var, hepimizin bildiği:
“Bir vacip, onsuz tamamlanamayan şeyle ancak tamamlanıyorsa, o şey de vacip olur. Bir mendup (nafile), onsuz tamamlanamayan şeyle ancak yapılabiliyorsa, o şey de mendup olur.”
Gece namazı menduptur. Benim uykum ağır, çalar saat olmadan kalkamıyorum. O halde çalar saat benim için mendup olur. Eğer sabah namazına kalkmam da saat olmadan mümkün değilse, o zaman saat benim için vacip olur.
Aynı şekilde, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) doğumunu anmak da kendi başına gaye değildir. O bir vasıtadır. Tıpkı çalar saat gibi. Peki vasıta neye götürür? Allah’a daha çok yakınlaşmaya götürür. Resûlullah’a olan sevgimizin artmasına götürür. Bu vesileyle Allah’a tevbe tazelemeye götürür.
Hepimiz biliyoruz ki Rabbimiz karşısında ne kadar eksiklerimiz var. Bu günde insan, Rabbine ahdini yeniler. “Ya Rabbi, şu günahı işledim. Vallahi şimdi tevbe ediyorum. Habibin Mustafa’nın doğum yıldönümü vesilesiyle tevbe ediyorum” der. İşte bu anma, Resûlullah’ın doğum yıldönümünü kutlamak, bir vasıta olur.
Peki bu vasıta ne içindir? Allah’a daha fazla yakınlaşmak içindir. O halde bu vasıtanın hükmü, ulaştırdığı gayenin hükmü gibidir. Vasıta, hedefi gerçekleştirdiği sürece, onun hükmünü alır. Bunu bilmeyen kimse yoktur, kimse bu gerçeği inkâr edemez.
Son olarak şunu da söyleyelim: Bütün bu sözlerden öte, Resûlullah’a muhabbeti kalbine hakim olmuş olan kimse için başka bir şey vardır. Kalbinin bir kısmına Resûlullah sevgisi kök salmışsa, bu kutlu hatıranın esintisi geldiğinde — yani Pazartesi günü, Rebîülevvel’in on ikinci gecesi — işte o gün, Habîbimiz Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) doğum günü idi.
Peki, böyle bir insana ne olur? Onun etkilenmemesi imkânsızdır. Mutlaka duyguları harekete geçer. İçinde bir coşku oluşur. Kalbi yumuşar. Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yönelip içini döker. Tek istediği şey, Efendimiz’in bir hadisini duymaktır. Tek istediği şey, Peygamber Efendimiz’in güzel ahlâkından, şemâilinden bahsedilmesidir. İşte bu, aşkın mantığıdır. Burada tercih yoktur. İstesek de istemesek de böyledir.
Çünkü insanın yaratılışındaki tabiat bellidir. Bu tabiat hem din işlerinde hem de dünya işlerinde kendini dayatır. Bu nedir? Bu duygudur. Duygunun pusulası hem din hem dünya işlerinde kendini gösterir.
Diyelim ki bir annenin oğlu uzak bir yere gitmiş. Bayram yaklaşmış, ama dönmemiş. Ya da vefat etmiş. Bu da bir vesiledir. Kadın eşyalarının arasında oğlunun bir elbisesini buldu. Elbiseyi eline aldı, bakmaya başladı. O anda ne olur? Oğlunu çok seviyor, uzun zamandır görmemiş, sevgisi yüreğinde. O hatıra canlanır. İçinde oğlunun hatırası tazelenir. İşte bu vesileyle duyguları kabarır. Elbiseyi koklar, ağlamaya başlar, oğlunu hayal eder.
Peki, neden daha önce böyle olmamıştı? Çünkü ortada hatırlatıcı bir vesile yoktu. Evde o hatıra bulunmamıştı. Açık değil mi?
Başka bir ihtimal: Kadın, oğlunun oturduğu eve gider. Uzun zamandır girmemiş olduğu eve. O evi görünce oğlunu hatırlar. Yüreğinde hasret kabarır. Bu sefer vesile, işte bu ev olur. Kaç kez o evde oturmuştu, kaç kez annesi onu ziyaret etmişti… İşte bu hatıra vesilesiyle duygu coşar.
Günler geçti, kadın takvime bakar. Mesela, cumartesi 5 Haziran’a denk gelir. Takvimde bu gün oğlunun vefat günü olarak işaretlidir. O anda da kalbi hüzünle coşar. Veya bu gün onun yolculuğa çıktığı gündür.
Peki, bu misallaerden kasıt nedir? Kasıt şudur: İnsan duyguları, aslında hep var olan duygulardır. Ama vesilelerle, münasebetlerle daha da kabarır, taşar.
İşte, ister kabul et ister etme, eğer sen Resûlullah’ı seviyorsan, bu duygular mutlaka içinde harekete geçer.
Eğer sen Resûlullah’ı seviyorsan, içindeki hasret duygularının kabarmaması mümkün değildir. İşte bu da bir vesiledir: Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğumunun yıldönümü. Bu gün bize ulaşıyor. Hem de sadece bir gün değil, bütün bir ay.
Ben bu sözü, kalbinde Hazret-i Mustafa’ya sevgi kıvılcımı olanlara söylüyorum. Onu sevmeyenlere gelince, onlarla işim yok. Allahü Teâlâ sevgi nimetiyle dilediğini mutlu eder. Ama kalbi Resûlullah’ın sevgisini hisseden kimseye mutlaka hasret galip gelir.
Peki, bu hasret insanı neye yöneltir? Buluşa, birleşmeye. Benim içimde hasret oluşur, senin içinde de oluşur, üçüncüde, dördüncüde, beşincide de… Hep birlikte geliyoruz:
“Haydi, ey cemaat! Gelin, hasretimizi ifade edelim. Resûlullah’a olan özlemimizi dile getirelim. Gelin, tevbe edelim, yeniden başlayalım. Gelin, Allah’a yalvaralım ki hâlimizi ıslah etsin.”
Bu vesile, yani Efendimiz’in hatırasının yeniden canlanması, bizim için çok değerli bir fırsattır. Belki Rabbimiz, bu vesileyi bizim için şefaat kılar.
———

İ‘tisâmî bi-Ahmede’l-Muhtâr [Ahmed-i Muhtar olan efendimize sarıldım.]





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz