İnsan çok kitap okuyabilir fakat bazı kitapların insan üzerindeki tesiri, diğer okuduğu eserlerle kıyas kabul etmez şekilde kuvvetlidir. Bunda eserin muhteviyatı âmil olduğu kadar, o muhteviyatın okura sunuş, aktarış üslûbu da çok mühimdir.
Üslup ile muhteviyatın ahengini, kitabın başından sonuna kadar bir hizada götürebilmiş eserlere de zaten “şâh-eser” denmektedir. İşte “İbrahim Efendi Konağı” adlı “şâh-eser”i okuduktan sonra bu kitabın bende ciddi bir tesiri kaldı diyebirim.
Bu eserin nâmını daha evvelden duymuştum. Hatta “Osmanlı’nın son zamanlarının cemiyyet ve kültür hayatını, siyasi hadiseleri ile beraber bir roman üslubunda okumak için işte bu eser okunmalı!” deniyordu.
Ben de bu sâiklerle beraber kitabı okumaya başladığımda, ilk sayfalarından itibaren, şu ana kadar okumuş olduğum hiç bir esere benzemeyen, nev’i şahsına münhasır, acaip bir üslup ve yazı dili ile karşı karşı olduğumu fark ettim. Hattâ bunu fark etmemle beraber kitabı sesli olarak okumaya başladım ve kitabın çok büyük bir kısmını sesli okuma yaparak tamamladım.
Zira Sâmiha Ayverdi (1905-1993), Arapça ve Farsça bir çok kelimeyi ve terkîbi, enfes Türkçe nesir ile öylesine ustalıkla kullanmış ki, kitap bir yandan su gibi akarken bir yandan kulakta resmen bir vezinli şiir tesiri meydana getiriyor.
Bu kitap gerçekten farklı! Ne bir roman, ne bir denemeler mecmûası, ne de bir hatırat. Evet, bu kitap bu üçünün toplamı. Kitabın yazarı, 1905 doğumlu olan Sâmiha Ayverdi Hanım, kitabın baş kahramanı İbrahim Efendi’nin kardeşinin torunu. Dolayısıyla kitabında anlattığı hadiseler (1908 – 1938 arası anlatılıyor kitapta) hatırat niteliğinde.
Bu hatıraları roman üslubunda genişleterek kaleme almış. Fakat bu hatıra/hikayelerin arasına sık sık, eskilerin “istitrâd” dedikleri, mevzu ile direkt veya dolaylı olarak alakalı başka bir bahis açıp birkaç paragraf yazma uslubunu benimsemiş.
Beyaz veya siyah değil
Kitapta Sâmiha Ayverdi, enfes bir edebî üslubu 430 sayfa boyunca hiç bozmadan, Sultan II.Abdülhamîd Han devrinin son yıllarından alarak, 1930’lu yıllara kadar yaşanan hadiselerin, dönüşümlerin, insan / mahalle hayatına tesirlerini enfes bir şekilde anlatıyor.
Bunu anlatırken kitabın merkezine ise kendisinin de bizzat son devirlerine şahit olduğu; 1900’lü yılların başında, yüzyıllardır devam eden Türk Mahalle Kültürü’nün son temsilcilerinden, kırk – elli kadar sâkini ve yüzlerce müdavimi olan devasa bir konaktaki hayatı ve yıllar geçtikçe, önce Sultan II.Abdülhamid Hân’ın hal‘i (tahttan indirilmesi), akabinde Balkan Savaşları ve en son da Cihan Harbi ile paramparça olan ehlini ve sâir cemiyeti alarak yapıyor.
Kitap bu dediklerimi, belki birçoklarının zannettiği gibi, eski devri ve o konağın sakinlerini abartılı güzellemeler ve övgülerle yapmıyor. Bilakis, her bir ferd şahsî meziyet ve reziletleri ile değerlendiriliyor.
Mesela, en kesîf tenkit okları, kitabın baş kahramanı, büyük maliye reisi, İbrahim Efendi’ye ve yakın ailesine yönlendiriliyor. Şahısların hiçbiri tamamen beyaz veya siyah değil.
Pek güzel ahlaklı olanlar dahi anlatılırken yeri gelince iç dünyalarına nüfuz ederek zaaflarından ve bunların sebeplerinden ustaca bahsediliyor. Bu yönüyle çok daha realist ve okurlar için hakikat payına malik bir ufuk açıyor.
Bocalayan kitlelerin ahvali
Kitabın üzerinde durduğu mühim bir mesele de 1800’lü yılların son zamanlarından itibaren cemiyetin tefekküratında meydana gelen şedîd değişimlerden ötürü, Avrupa’nın serbest hayat tarzı ile Osmanlı’nın kadim dînî hayat tarzı ve âdetleri arasında bocalayan kitlelerin ahvâli.
Bu kitleler arasında Jön (Genç) Türkler’in sebebiyet verdikleri felaketlerin sebeb ve neticeleri üzerinde hususiyetle ciddi olarak durulmakta ve mühim tespitler yapılmakta.
İbrahim Efendi Konağı’nın gayesi
Bana kalacak olursa da kitabın aslında bir ana gayesi var.
O da, insan denen mahlûkun çok çetrefilli ve karmaşık bir yapısı olup, güzel ahlaka elinden geldiğince sarılanların nefis rayihalı bir çiçek gibi etrafına mutluluk ve ferahlık saçtığı, fakat her fırsatta nefsine uyan, ağzına geldiği gibi konuşan, bencil insanların da bir kabîh koku menba‘ı gibi cemiyette menfûr olarak kendilerine de etraflarına da çok büyük yazık ettiklerini anlatarak okurları bu birinci sınıftan olacak insanlardan kılma çabası.
Bunu yapmak için de eski hayat tarzının güzel ve memdûh tarafları ve hayatın her yönüne ait kadîm âdetlerimiz gibi mevzulardan yararlanılmakta. Dolayısı ile bu kitabı okuyanlar, hem yitip giden bir çok güzelliğe yakından şahitlik edecek ve bu yitirilen kadim güzelliklerin yitirilme sebeplerine de çok güzel bir şekilde nüfûz edeceklerdir.
Kitabı tenkit edeceğim tek husus ise, yazarın bir tarihçiden ziyade duygusal bir edebiyatçı olmasından kaynaklanan, bazı tarihi şahsiyetleri gereksizce menfî olarak anlatmasıdır.
Şuurlu bir okuyucunun bu kısımlara ehemmiyet vermeyeceği ise bence aşikardır.
Şimdi yazıma kitaptan çok beğendiğim bazı kısımların iktibası ile devam edip akabinde hitama erdirmek istiyorum. Kitabın içinden en beğendiğim yerlerden seçerek aldığım bu pasajları okuyanlar, kitabın umûmî lisânında ve muhteviyatından haberdar olacaklardır.

İbrahim Efendi Konağı’na Dair
….İşte İbrâhim Efendi konağı da bunlardan biriydi. O zamanlar şehrin gözde bir semti olan Şehzâdebaşı’nda Kalenderhâne Câmii’nin önündeki meydana bakmakta idi.
İbrâhim Efendi’nin yirmi beş odalı, haremli selâmlıklı konağı da devrinin, ictimâî çehresini ve gelenek îcaplarını çizgisi çizgisine aksettiren binalardan biriydi.
İşte hem keyfine, hem de mevkiinin ihtişâmına uygun olarak yaptırdığı bu üç katlı yayvan binâ gerçekten de imparatorluk mâliyesinin şöhretli reîsine yakışır ölçüde idi. Konağın iki harem ve bir selâmlık bahçesi ve zemin katında bir dış ve bir de iç taşlığı, ahırları, mutfakları, kilerleri, çamaşırhaneleri vardı. Harem tarafında olan iç taşlıktan, hem büyük hem de küçük bahçeye geçilirdi. Büyük bahçe, meyve ve süs ağaçlarıyla loşlaşmış dört köşe büyük bir yerdi. Küçük bahçede ise, duvarların hizâsına kadar hamam kütükleri istif edilmişti ki gene buradan külhana bir taş merdivenle çıkılır ve hamamın yanacağı günler, uşaklar içeri desturla girerek kütükleri külhana çıkarıp ocağı ateşlerlerdi.
Konağın birinci katında iki mabeyn kapısı ile ayrılan harem ve selâmlığın on bir misafir salonu mevcuttu.
Üst kata gelince, tamâmen yatak odalarıyla sandık odalarına ayrılmış bu kata, ev halkından başka kimse çıkamazdı. Hele sandık odalarına girmek evin yasakları arasındaydı.
….
Harem – Selamlık
Selâmlıklar, erkeğin ev hayâtının büyük bir kısmını içinde geçirdiği yerdi. İbrâhim Efendi’nin tam kadrolu selâmlık dâiresi de bunlardan biri idi. Dış ağası, gidiş ağası, harem ağaları, seyisler, uşaklar, aşçılar, bahçıvanlar, yamaklar ve mahalle bekçilerinin de inzimâmı [katılması] ile dâimî bir gidiş geliş hâlinde olan selâmlık, konağın dörtte birini işgâl eden bir kısımdı.
Konağa gelen hemen hiçbir ziyâretçiye, kapının pirinç halkasını çalmaya fırsat olmazdı. Zîrâ fermeneli, şalvarlı, sırmalı setresi, gene sırmalı takkesi ve şal kuşağı ile bir heykel azameti içinde kapı önünde bekleyen ayvaz, ya geleni görür, ya araba veya ayak sesini duyarak derhal kapıyı açar ve gelenlere buyur ederdi. Misâfir, kadınsa da erkekse de ayvazın vazîfesi hürmetle karşılamaktan öte geçmez, derhal işi devralan bir harem ağası, gelen hanımların veya beylerin kollarına girerek arabadan indirir, kadınsa harem kapısına götürüp kalfalara teslîm eder; erkekse selâmlığa çıkararak birbirinden terbiyeli ağalara bırakırdı.
Misâfir, gündüz ve belirli ziyâret saati dışında gelmiş ise ve Efendi de evde değil veya haremde bulunuyorsa, her biri sözü sohbeti yerinde, adetâ birer beyefendi tutumlu bu ağalara hayli iş düşerdi. Kalıplı fesleri başlarında ve dâimâ önleri ilikli setreleri sırtlarında, bir nöbetçi dikkatiyle uyanık bekleyen bu ağalar, yerlere kadar eğilip temennâ üstüne temennâ ederek misâfiri karşılar, mevkiine, vaziyetine, hâline ve îcâbına göre istirâhat odalarından birine alır; Efendi’nin evde olmadığını hemen söylemez, misâfir oturduktan sonra kendi de gider kapı yanında el bağlayıp dîvân durur; ancak suâl sorulursa cevap verir, bir başka ağa kahve getirinceye kadar da vaziyetini hiç değiştirmezdi.
Kahveden sonra Efendi haremden selâmlığa çıkmış yada sokaktan gelmişse haberci ağa içeri girerek evvelâ misâfiri etekler, sonra da teşrîfâtla alıp Efendi’nin yanına götürürdü. Ama ağalar, herhangi bir sebeple Efendi’nin gecikeceğini biliyorlarsa, kahveden sonra şerbet gelir, o zaman misâfir, Efendi’yi sorar, ağalar da âdetâ özür diler bir edâ ile beklemenin boşuna olduğunu hissettirirlerdi.
Gelen misâfirin de çok defa yanında bir gidiş ağası bulunduğundan, o da uşakların odasına alınıp, kahvesini, şerbetini içmiş ve en hoşu, Efendi’nin evde olmadığını uşaklardan duymuş olduğu hâlde, yukarı çıkıp efendisine: “Boşuna beklemeyelim, evin efendisi yokmuş..” diye haber veremezdi. Zîrâ, bu, misâfir gelinen evin, misâfirperverlik an’anesine bir saygısızlıktı. Gelen ziyâretçi bir eyyâm oturmalı, dinlenmeli, hattâ yiyip içmeli, böylelikle de ev, ikrâm ve izzet mevzûunda vazîfesini tamamladıktan sonra misâfirini ancak o zaman göndermeliydi.
Konak Hayâtının Unsurlarına Dâir:
Esâsen cemiyette, kânûnun bir ticâret bir alım-satım mevzûu kabûl ettiği câriye ve köle, örf ve âdetler muvâcehesinde, hakları ve hürriyetleri, ictimâî teâmüllerin garantisi altına alımış bir sınıftı. Kölesinin veya câriyesinin hakkına, şeref ve haysiyetine el uzatan, bed muâmele eden bir efendi, cemiyet içinde mevkiini sarsmış ve amme vicdânının nefretini üstüne çekmiş olurdu. İstediği kadar varlıklı, istediği kadar dirlikli olsun, artık etrâfından itibar görmesi beklenemezdi. Onun için de, alıcısı, satıcısı, pazarı ve piyasası olan kölelik müessesesi, Müslüman-Türk gelenekleri içinde sadâkatin, vefânın, dürüstlüğün temsilcisi olan şerefli bir mevkie sâhipti.
Selâmlıkta nasıl paşanın sofrası varsa, ağa efendinin, aşçıbaşının da sofraları vardı. Haremde de gene bu buydu. Uşaklar veya kalfalar istedikleri kimseyi sofraların davet eder ve ağırlarlardı. Postacı, bekçi, çöpçü ve sayısı hesâbı olmayan hemşehriler, hep ağa sofrasının gedikli müdâvimleri idi.
Ya kalfalar arasındaki birliğe, berâberliğe, yakınlık ve sıcaklığa ne demeliydi? Mahallenin muhtaçlarına, fakirlerine, yetim ve dullarına, mâide [sofra] ikrâm edercesine cömert davranış, onlar için âdetâ ikinci bir tabîat olmuştu.
Acaba cemiyeti bu medenî kademeye yükselten, ona, her devrin, her asrın muhtaç olup avuç açageldiği etik ve estetik değerleri, sosyal planda hâkim kılan ve bir felsefeyi yaşanır hâle tercüme edip kütleye mâlettiren tılsım ne idi? Evet bu zor, bir kuvvet işi değil, bir tılsım ve mucizeli bir sırdı. Ama neydi bu sır? Nasıl, ne zaman, ne yolda yürümüş de muvaffak olmuştu?
On, on beş sene bir efendinin kapısına, kendi baba bucağı imişçesine bağlılık gösteren bir insan, artık bu kapı tarafından terk edilmez, ihmâl edilmez bir Allah emâneti hâline geliyordu. Kaderini, çalıştığı kapıya bağlarcasına hizmet eden bir kimse için bu kapı tarafından kayd-ı hayât şartı ile, mâlî, hissî, ve vicdânî bir alâka ve himâye görüleceği esâsen bilinirdi. Nasıl bilinmesin ki, kendinden bir evvelki, ondan da başka bir evvelki kapı yoldaşı, hep aynı muâmeleyi görmüş, aynı yollardan geçmiş, hep aynı adâlet ve şefkat geleneğinin şaşmaz îcâpları içinde cereyân eden efendi-kapı halkı münâsebetinin emniyetli, düzenli ve mürüvvetli netîcelerini görerek, kendi istikbâli adına da gam çekmemiş, endîşeye düşmemişti.
Devir o devirdi ki, bir kapıdan çırak edilmek demek, şânına şerefine uygun bir düğünle evlendirilmek, mücevher sâhibi olmak, çok defa da bağışlanan bir evin dayanıp döşenmesi demekti.
Amma iş bu kadarla da kalmazdı. Efendi’ye, geleneğin yüklediği bir vazîfe daha vardı. Âile, emektârını mal ve mücevherlerle taltîf ederek işin içinden çıkmış sayılmazdı. Ev-bark sâhibi edilen köle veya câriyenin çoluğu çocuğu da gene aynı kapının mensûbu sayıldığından, aradaki münâsebet yalnız bayramla seyranlara inhisâr etmezdi. Onun için de başı sıkılan, darda kalan bu insanların iyi günlerinde de kötü günlerinde de sığınacakları yer, gene bu efendi kapısı olurdu.
Şâyet efendi ölecek olursa, âzâdlılarını, çıraklarını ve onların evlatlarını himâye vazîfesi, âdetâ ana ve babaların mîrâsı gibi, âilenin geride kalan fertlerine düşerdi. Böylelikle de, kendilerini bir üstün sınıfın sigortasında bilen bu zümre, asla bir iş veren-iş alan münâsebetinin menfaatçi ve kuru maddeciliğine düşmez, küçük hesapların, hasis menfaatlerin, nefretli ortaklıkların tehlikeli zemîni üstünde donup katılaşarak, sert, zararlı ve tehlikeli bir hâle gelmezdi.
İttihatçı zihniyetin arkaplanına ve Sultan’ın bunlarla mücâdelesine dâir:
“……. Gerek dayımın anlattıklarından gerek şahsî araştırmalarımdan edindiğim kanâat şudur ki, Yahûdi idealinin tahakkuk etmesi için Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması şarttır.”
“Amma beyim, İttihatçı denen bu adamlar Yahûdi mi ki, Yahûdi âmâline hizmet etsinler?”
“Elbette değil. Fakat memleketi kurtarmak ateşi içinde bulunan bu gâfil idealistler, masonluğun beynelmilel yardımcı nüfûzundan faydalanalım derken, bu ocağın Yahûdi menfaatlerinin kalesi olduğunu bilmeden, içine düşmüş kimselerdir.
Biliyorsunuz, bir kısım Jön Türkler, Selânik’te kurulan İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ni, tâ baştan beri besleyip parayla destekleyen, onlara siyâsî heyecan ve ideal verenler, hep Siyonistlerdir. Bugün de millî meclisteki iktidar partisine sözünü ve dişini geçiren en nufûzlu meb’uslar gene Yahûdilerdir. Bence onların bu planlı faâliyetleri, Arz-ı Mev’ud’daki müstakbel Yahûdi devletinin temelini atmıştır. İşte Zât-ı Şâhâne (Sultan II.Abdülhamîd Han), toprakları üstünde bu Yahûdi saltanatının kurulmasını önlemek için giriştiği mücâdele yüzünden, dünya Siyonist teşkîlâtının planlayıp hazırladığı bunca iftirâ, hakâret ve düşmanlıkları üstüne çekmiştir.
Beşeriyeti bir kâbus gibi sarmış olan Siyonizm, önüne durmak isteyen her çeşit meşrû kuvveti, her çeşit gayrimeşrû silâha mürâcaat ederek devirir. Bilhassa kütleleri perçinleyici bir ana kuvvet olan îman ile millî değerleri ezmek, temel prensibidir. Maalesef bu arada, bizim gibi teşkîlâtsız, hattâ başsız olan hamiyetli vatan evlâtları ise, şuurlu memleket aşkımız ve îman kaynaklarımızdan dolayı, suçlu ve geri kimseler olarak umûmî efkâra takdîm ediliriz. Bakınız Efendi Hazretleri, siz bile bu mevzuda gerekli mâlûmâta sâhip değilsiniz. Düşünmeli ki pâdişâhımız, gerek Siyonistlerle gerek masonlarla tek başına koca bir saltanat boyu güreşmiştir.”
Avrupa Modası ve Hayranlığına Dair:
Râtibe (Konağın sahibi İbrahim Efendi’nin küçük yaştaki torunu), bir çok akrabâ çocukları gibi yalnız köprünün (Galata Köprüsü) bu yakasının malı değildi. Emektar Fâik Ağa’nın âileyi, konağın taşlığından alıp en sık taşıdığı yer, şüphe yok ki Beyoğlu idi. Onun için de bu semtin, bu muhîtin havasını az çok tanıyor; levanten zevki, levanten çeşnisi, ne demek olduğunu pek âlâ da hissediyordu. Sonra konakta, bilhassa evin aylıklı terzileri ile kendi mürebbiyesinin baş başa verip konuştukları lafları birbirine eklediği zaman, İstanbul’la Beyoğlu’nun farkı daha açıkça belli oluyordu.
Bu kadınlar, İbrâhim Efendi’nin ekmeğini yiyor, parasını kesesine koyuyorlardı ama alaturkalıktan çıkamadığını söyledikleri bu evle kötü kötü de alay ediyorlardı. Onun için de çocuk (Küçük Râtibe), yaşadığı hayattan, bayağı utanır oluyor ve küçük Avrupa dedikleri Beyoğlu’nu, onların anlattıkları ölçüde hayran olunmaya değer bulamamasını kendi cehline, görgüsüzlüğüne ve alaturkalık îtiyatlarına veresi geliyor, bâzan da veriyordu.
Ne tuhaf, bu genç kadınlar, konağın hiç bir âdetini hiç bir an’anesini sevmiyor, beğenmiyorlardı. Ama asıl işin garîbi, düşünce ve duygularını çocuğun yanında açığa vurmaktan da çekinmiyorlar, sanki yanlarında hiç kimse yokmuş gibi keyiflerince atıp tutuyorlardı. Küçük kız, çok defa isyan edecek gibi oluyor; fakat değil kafa tutmak, fikrini söylemek dahi bir saygısızlık olarak belletilmiş bulunduğundan, gerçekten de kendisi mevcut değilmiş gibi susuyordu.
Demokrasi ve Avrupa’nın Ahvaline Dair:
İbrahim Efendi’nin derinden derine bir sezgisi vardı. Bu, belki de onun için bir çeşit tesellî oluyordu. Şöyle ki Efendi’nin kanâatine göre Garp, bugün bir kudret zirvesinde bulunuyorsa da, ufukta kara kara bulutların, kesîf ve tehlikeli karartıların bekleştiği muhakkaktı.
Efendi’nin, bu korkulu alâmetleri doğuran sebeplere uzayacak ilmî kifâyeti yoksa da, netîceleri sezebilecek pratik ve klasik devletçilik ferâseti vardı. Maamâfih arkadaşları arasında, Garb’ın şu on dokuzuncu asırda saptığı maddecilik mezhebi için, dünyâya yeni bir nizam vereyim derken beşeriyeti hatâlı ve tehlikeli bir istikâmete sevk eden; halka ineyim derken, halkı baştan çıkaran bir dalâlet yolu olduğunu söyleyenler de vardı.
Gerçekten de bu hatâların büyüğü, Garb’ın, devletle halkı yüz göz etmiş olması idi ki işte, Avrupa siyâsî çevreleri bundan dolayı “devlet sırrı” teâmülünü kaybetmişti. Onun için de bu dedikoducu rejimin sonu olamazdı. Bulunduğu zirveden başaşağı düşmek zamanı ise pek uzak görünmüyordu. Kim ne derse desin, Avrupa’nın kendine, kendinden büyük düşmanı yoktu. Demokrasi dedikleri bu idâre tarzı, kedi gibi doğurduğunu yerse şaşmamalıydı.
Garp’ta, idâre edilenler, idârecilerin her işine karışabiliyor ve böylece de bilgisiz, yersiz bâzan da kötü niyetli müdâhaleleriyle siyâset deresinin yatağını bozuyorlardı. Halkın nabzı bir kere politikanın ağırlık merkezi oldu mu, herkes de kendini siyâsete karışmakla vazîfeli sanıyor, açığa vurulan devlet sırları, halkı hükûmete bağlayan meydan nutukları, vazîfe ve mesuliyetleri politika hudutlarının dışında olan büyük halk kütlelerini şımartıp devletine olan saygısını silmiş bulunuyordu. Garpta halk, kendi meşguliyet sahasının dışına taşmış ve siyâsî heyecanın zevkini alarak tiryâkisi olmuştu. Hele pusuda bekleyen bir matbûât [basın], devlet idârecilerini yaylım ateşine tutuyor; işine gelmeyen ve menfâatlerine dokunan meselelerde, kendinin bir amme hizmeti organı olduğunu unutarak kükremeye başlıyordu. Bu defa da devletler, paranın, menfaatin ve türlü ideolojilerin kurup işlettiği o yapma aslanlardan korkar oluyorlar, gözlerinin önünde cereyan eden meselelere kanâat etmeyip daha daha… diyen o zehirli kalemlere fazla fazla beyanlarda bulunarak susturma yoluna gidiyorlar, böylelikle de derli toplu ve sessiz sedasız iş görme imkânları felce uğramış bulunuyordu.
Garp, millî hâkimiyet esâsına körü körüne bağlılık ve esâretten hürriyete geçiş parolasının peşindeki çocukça çabalayışı ile başına daha neler getirecekti, bilinmez. Ama bu düşük çeneli politikacıların, bu geveze ilim adamlarının diyârı olan Garp, kendi hâliyle halleşip kalsa gene bir şey değildi. Ne çâre ki aynı zihiyet hayranlığı, hudutlarımızı geçip, İmparatorluğa da atlamış bulunuyordu. Garp, sanâyide, ticârette, iksitatta, ilim ve fendeki inkâr götürmez üstünlüğüne rağmen, hesapsızca halka kayan politikasının cezâsını çekeceğe benzerken, tutar tarafı kalmamış Osmanlı İmparatorluğunu, eni enine boyu boyuna uymayan bir mâcerâ, bir heves uğruna, yerleşmiş ve oturmuş devlet mefhûmunu yıkarsa hâli ne olurdu?
İbrâhim Efendi, memleket sathına bu istikâmette hazırlanıp hizâlanan kalabalık bir zümre olduğunu biliyordu. İşte korktuğu iç tehlike de buydu. İmparatorluğun târihî gerçeklerini ve an’anevî siyâsetini bilmeyen, devlet ve cemiyet bünyesinin îcap ve zarûretlerine vâkıf olmayan bir alay sivri akıllı türedi ve aldatılmış adam, bir hürriyet lafıdır tutturmuşlar, bu uğurda yapmadık hatâ bırakmıyorlardı. Hürriyetin her şeyden evvel cehâlet ve gafletten kurtulmak olduğunu bilmeden, onu, aktardan bakkaldan satın alınınır bir nesne imiş gibi, ter ter tepinerek istiyorlardı. Adlarına “Jön [Genç] Türk” dedirten bu hayalperest mâcerâcılara, zehiri panzehirden ayırt ettirmek de mümkün değildi. Zîrâ böyle bir kıyâs ve seçme yapabilmek için, ya derin bir kültür, ya uzun bir tecrübe ya da şuurlu bir îmânın ferâseti lâzımdı. Daha doğrusu bunların hepsinin bir arada, hepsinin aynı yerde birleşmiş olması gerekti.
Cihan Harbi Sonrası Ahval-i Cemiyet ve Tefessühe Dâir:
Fakat İstanbul’un ıztırâbı hepsinden ağır ve ölçüsüzdü. O âna kadar, kendi yağı ile kavrulmak nedir bilmemiş olan bu taht şehri, her şeyden evvel açtı. Hem de bu ağır sefâleti “vagon ticâreti” yaparak servet sâhibi olmayı aklına koymuş bir zümrenin ihtirâsı nâmına çekiyordu. Askerden olsun, sivilden olsun, halkın bu dalavereli ve gayrimeşrû iş yapanlara verdiği isim “harp zengini” idi.
Asker, yaralı ve cephâne taşıyan trenler, bir yandan da Anadolu’dan İstanbul şehrinin istihkâkı olan gıdâ maddelerini naklederken, sevkiyat, bu harp zenginleri yüzünden aksıyordu. Zîrâ şehrin iâşesine tahsîs edilmiş vagonların mühim bir kısmı, asker ve meb’uslardan bir kısmının eline geçmiş olduğundan, bu açıkgözlüler, kendi hesaplarına geçirdikleri buğdayı kapalı piyasaya satarak keselerini dolduruyorlardı. Halbuki, vesika karşılığı halka verilen ekmeğin içinde en az nisbette dahi buğday bulmak muhaldi. Arpa, yulaf, süpürge tohumu ve mısır koçanı karışımı macun gibi yapışık kızıl-sarı ve kurak topraklar gibi çatlak ekmeğin içinde her türlü yenip yutulmaz madde mevcut fakat buğday yoktu.
Bu gizli piyasa yüzünden refahlı bir sınıf teşekkül etmişti. Bilhassa Şişli, beyaz ekmek yiyen, sofralarında baklavası, böreği, meyvesi bulunan, sonra da bu tok karınlarıyla oyun masalarının etrâfında sabahlayan harp zenginlerinin semti olmuştu. Bu salonlarda her şey konuşulduğu halde, muhârebenin her gün biraz daha kötüye giden seyri ile halkın tahammül edilmez ıstırapları ve açlığı asla sohbet zemîni olmazdı.
….Halbuki hastanın yattığı odanın karşısında Evrenoszâde Şehîme Hanımefendi’nin Şehzâdebaşı’ndaki konağın müştemilâtını işgâl etmiş olan Birinci Fırka’ya mensup bir binbaşı, burada cins atlar besler ve hergün hayvanlarına avucunda şeker yedirirdi. Halet Hanımefendi’nin tatlıyı çok seven torunu da, binbaşının geleceği saatlerde pencereye koşarak, kafes arkasaından bu manzarayı seyrederdi. Fakat evde hastaya bir tutam şeker bulmak için çırpınanlara: “Binbaşıdan isteyelim!” diyemezdi.
***
İntihâb olunan bu birkaç pasajdan çok daha fazlasını bu 430 sayfalık şaheserde bulacaksınız. İbrahim Efendi Konağı kitabını okumayı hatta ciddiyetle, mühim kısımları not alarak ve sesli bir okuma ile okumayı herkese tavsiye ediyorum.







"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz