Kalkandelen’den Kosova’ya geçiyoruz. Burada iki yol seçeneğimiz var. Birisi dağ yolu ve zikzaklı, ikincisi ise Üsküp ile Priştine’yi bağlayan ana yol. Geziyi yaptığımız arkadaşlardan biri Karadenizli olduğu için dağ yolunu tercih ediyor. İyi ki de ediyor çünkü bu sayede hem Kalkandelen’den Prizren’e giderken bazı yollardan iki defa geçmiyoruz hem de çok hoş bir manzara ve temiz hava eşliğinde yolumuza devam ediyoruz. Yaylasında ve akarsu kenarında duraklıyoruz. Buradaki sınır kapısı belli ki çok fazla kullanılmıyor. Görevliler bizi görünce şaşırıyorlar. Ülke içerisinde sigorta için gereken işlemleri yaparken bilgisayarları takılıyor ve bize dört gün için çok uygun bir teklifle geliyorlar. Biz de zaten bir gün içeride kalacağımız için teşekkür edip yola koyuluyoruz.
Prizren…
Kosova hakkında diğer Balkan ülkelerinde güvensizlik ve çekince hissetsek de görevlileri ve halkı bizi hoş karşılıyorlar. Arabamızı park edip Emin Paşa Camisinde öğle namazını kılıyoruz. Burada Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı işbirliği ile kurulmuş bir hafızlık kursuna denk geldik. Şehirde Arnavut bayrakları dikkatimizi çekiyor. Zaten ülkenin yüzde doksandan fazlası Arnavut. Türk sayısı az. Karşılaştığımız kişiler Türkler ve Arnavutların evlendiğini ve etnik ayrımın çokta öneminin kalmadığını söylüyorlar. Sırp nüfusu yüzde dört. Müslüman nüfusu yüzde doksanbeş olarak gösteriliyor. Yani ülke aslında Müslüman bir Arnavut ülkesi. Namaz sonrasında camisinin yerinde olmadığı bir minare görüyoruz.
Yakınında bir Türk lokantası karşımıza çıkıyor ve uzun zamandan beri çorba içmediğimiz için mercimek çorbası söylüyoruz. Burada da meşhur bir taşköprü var. Buradan geçerek Sinan Paşa Camisini ziyaret ediyoruz. Sonrasında dikkatimizi çeken Halveti Tekkesine geçiyoruz. Şeyhin postuna oturup fotoğraf mı çekinsek derken oradaki bir görevli oturabilirsiniz fakat şeyhin postuna değil diyor. Biz de hatamızı anlayıp mürit postlarına oturup biraz dinleniyoruz.

Mehmet Paşa Camisine geçiyoruz. Cami bakımlı değil. Restore edilmesi gerekiyor. Denk geldiğimiz yaşlı bir amca ile konuşuyoruz. Türkiye’de çok akrabasının olduğundan ve Kosova’daki geçim zorluğundan bahsediyor. Sonrasında Kosova’nın başkenti Priştine için yola çıkıyoruz.
Priştine…
Priştine’de önce türbe ziyareti yapmazsak olmaz kabilinden Sultan I. Murad’ın türbesine gidiyoruz. Buranın türbedarının soyismi “Türbedar”. Türbe ile 400 seneden beri bu ailenin alakadar olduğunu söylüyorlar. Oradaki yaşlı teyzemiz Arnavutça’da bilmiyor. Eski Türkçe bildiğini söylüyor ve zar zor anlaşıyoruz. Ailesinden vefat edenlerin kabirleri de türbenin etrafında gömülüyor.

Teyzemiz türbenin bahçesinde bir ağacın göçtüğünü söylüyor ve bizden yardım istiyorlar. Atamıza ve oradaki türbedarlara hizmet olur diye açıkcası sevinerek ağacı kesip dışarı atıyoruz. Biraz yorulsak da güzel bir hatıra bizimle kalıyor. Türbedar teyzemiz de ihtiyacınız yok biliyorum ama gönlümden geçti diye bize çikolata ikram ediyor. Seviniyoruz.
Buradan Kosova Savaşı’nın olduğu yerdeki Gazimestan Anıtı’na gidiyoruz. Burasının Osmanlı tarafından yapılmış bir anıt olduğunu düşünürken sonrasında üzerindeki yazıları çevirince işin gerçeği ortaya çıkıyor ve burasının Sırplar tarafından 19. yüzyılda yaptırdığını öğreniyoruz. Girişinde “Kosova Laneti” adındaki metin yazıyor.

Resmini ve Türkçe’ye çevrilmiş halini aşağıya koyuyorum:
Kim Sırp veya Sırp’tan doğumluysa,
Ve Sırp kanından ve mirasındansa,
Ve Kosova’da savaşmaya gelmezse,
Onun asla sevgili bir soyu olmasın,
Ne oğlu ne de kızı!
Elinin ektiği hiçbir şey büyümesin,
Ne şarap üzümleri ne de beyaz buğdayı!
Ve soyu zayıf olsun, ta ki biri kalana kadar!
Kosova polisleri burada pasaportlarımızı alıyorlar. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyoruz. Her yerde kameralar var. Kulenin içerisinde değerli bir şey yok. Kosova için Sırplara karşı stratejik bir bölge olarak biliniyor. Polise burayı neden koruduklarını sorunca benim çok bir şey bilmediğimi anlayıp ziyaretiniz için teşekkür ederiz diyip geçiyor. Anıtın tepesinde Kosova Ovasını, Osmanlı ordusunun nereden geldiğini, Sırpların nereden geldiğini rahatlıkla görebiliyor ve gözünüzde canlandırabiliyorsunuz.

Merkeze gelip Fatih Mehmet Camisinin yanına arabayı park edip ziyaret ediyoruz. Burada üç cami yan yana diziliyorlar: Fatih Mehmet Cami, Yaşar Paşa Cami ve I. Murad Camisi. Son camide bir Türk ile karşılaşıyoruz. Bayram abi. Camiyi temizliyor. Türk olduğumuzu söyleyince nasıl isterseniz gezin diyip bizimle muhabbete başlıyor. Priştine’de hem camiler hem de sokaklar çok hoş kokuyor. Akşam namazı için Fatih Mehmet Camisine geçiyoruz ve namaz vaktini beklerken önünde bir Türk kahvesi içiyoruz. Cami namaz vakitlerinde büyük bir cemaate sahip. Kosova camileri genelde her vakit açık. Sırbistan’ın Kosova üzerinde hak iddia etmesine karşın demografik olarak hiçbir benzerliği yok. Bunu Sırbistan’a geçince daha iyi anlıyorsunuz. Kosova’da işimizi bitirince Sırbistan’ın Niş şehrine doğru yola çıkıyoruz.
Sırbistan…
Türk pasaportu güvenilir bir pasaport. Sınır geçişlerinde herhangi bir sorun yaşamadan evimize varıyoruz. Yatsıyı kılıp sabah Niş’i kısaca gezmek için yola çıkıyoruz. Buradan Belgrad’a geçip evimizi buluyoruz. Eski bir bina. Belgrad’daki en büyük mesele park yeri. Arabaları genelde küçük. Bizim aracımız görece büyük olduğu için park yeri arıyoruz ve ücretli bir otoparka park ediyoruz. Evimizi yeni şehirde Tuna Nehri kıyısında tuttuğumuz için eski şehire giderken arabamızı alıp oradaki bir otoparka park ediyoruz. Bu iki merkez arası mesafe araba ile 20-30 dakika olabiliyor. Tavsiye mekanlardan birinde kahvaltımızı yapıp Belgrad Kalesini geziyoruz. Damat Ali Paşa Türbesi, Roma kalıntıları ve Savaş Müzesini gördükten sonra Tuna Nehrinin manzarasını izleyip fotoğraf çekinmeyi ihmal etmiyoruz. Bayraklı Camisine geçerken Belgrad’ın en meşhur dondurmacısına uğrayıp bazı çeşitlerinden tadıyoruz. Bayraklı Camisi şehirdeki tek cami. İkindi namazını burada kılıyoruz. Süsten uzak.

Buradan Cumhuriyet Meydanı’na geçiyoruz. Tarihi binalar, geniş caddeler sizi karşılıyor. Gerçekten heybetli bir şehir merkezi ile karşılaşıyorsunuz. Tam bu sırada Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandar Vučić ile Bosna-Hersek Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik’in birlikte yaptığı miting ile karşılaşıyoruz. Kimlerin kimlerle beraber olduğunu anlayıp yolumuza devam ediyoruz. Gezen ekibin hepsi mühendis olduğu için Nikola Tesla Müzesine gitmek istiyoruz. Belirli saatlerde kapısı açılıyor ve toplu alım yapılıyor. Euro kabul etmiyorlar. Bunun için döviz bürosu arıyoruz. Müzede küçük bir gösteri yapıp 15 dakikalık bir tanıtım izletiyorlar. Sonrasında ise Nikola Tesla’ya ait eşyaları görebileceğiniz küçük bir gezinti yapıyorsunuz. En çok dikkat çeken şeylerden biri ise İngilizce olan gezi yapılırken tanıtım filminin altyazısının Türkçe olması. İzleyenlerin içerisinde Türk belki de sadece biz varız fakat büyük ihtimal talepler nedeniyle Türkçe altyazı eklenme ihtiyacı duyulmuş. Buradan çıkıp bir tatlıcıya uğruyoruz. Tatlıları bizi şaşırtmıyor fakat yanında içtiğimiz limonatalar Balkan gezimiz boyunca bizi şaşırtıyor çünkü hiçbiri şekerli değil. Her defasında tatlı bir limonata mı gelecek acaba derken sıfır şeker bir limonatayı içiyoruz. Aslında insan bir süre sonra alışıyor ve daha ferahlatıcı olduğunun farkına varıyor ama alışkanlıklardan dolayı da her defasında “Yine mi şekersiz ya bu?” diyoruz. Gece saatlerine fazla kalmayıp evimize geçiyoruz. Ücretsiz park edebileceğimiz bir yer bulup dinlenmeye çekiliyoruz.
Sabah Belgrad’tan dönüş için yola çıkıyoruz. Yolda arabamızı yıkatıp Saraybosna’ya varıyoruz. Buraya dönmek sanki özledikten sonra yeniden gelmişim gibi hissettiriyor. Geziyi buradan bitirmekten zevk alıyorum. Burada kahvaltımızı yapıp havalimanına geçiyoruz. Arabamızı sorunsuz bir şekilde teslim ettikten sonra Balkanlara şimdilik veda ediyoruz…





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz