Tiran’dan Ohri’ye geçmek için Kuzey Makedonya sınırına doğru yola çıktık. Yolumuzun üzerine Elbasan ilçesinde ikindi namazını kılmak için durduk. Zamanımız olsa burada durmayı ve insanlarıyla konuşmayı isterdim. Yol kenarlarında meyve satan insanları ve şehrin yapısı bana Türk insanını hatırlattı. Oralarda meyve almayı ihmal etmedik ve lezzetliydiler. Kuzey Makedonya’nın ismi ile alakalı Yunanistan arasında bir anlaşmazlık var. Ülkenin ismine Kuzey eklenmesinin bir sebebi de Güney Makedonya denilecek bölgenin Yunanistan sınırları içinde bulunması. Bu yüzden yalnızca Makedonya demek yerine Kuzey Makedonya kullanılıyor.
Ohri’ye ulaştık. Ohri’nin eski şehir diye bilinen tarihi kısmında Ohri Gölü’ne sıfır bir ev tuttuk. Pahalı olacağını düşünebilirsiniz fakat diğer tuttuğumuz evlerle aynı fiyattaydı. Akşam yemeği sonrasında Ohri’yi gezdik. Ohri turistlik fakat sakin bir şehirdi.
Sabah namazından sonra gölde biraz yüzdük. Sabah gezisi yaptık. Önceden kilise olan fakat müslümanların fethetmesiyle camiye dönüştürülen, sonrasında ise yeniden kiliseye çevrilen Saint Sophia Kilisesine baktık.

Şehir Merkezi
Buradan şehrin merkezindeki camileri ve tekkeyi ziyaret etmek istedik fakat kapalıydı. Bu insanı üzüyor. Meşhur çınarı ziyaret ettik ve küçük simitleriyle küçük bir kahvaltı yaptık. Çarşıda İstanbul Çay Ocağı adında bir çaycıda Türk çayı içtik. Sahibi olan Cengiz Bey ile tanıştık. Kendisi kalender biriydi. Asabiyetini karadenizlilere benzetse de 400 sene evvel buralara gelen Konya Karaman türklerinden olduğunu söyledi. Ohri’ye 1 gün ayırdığımız için bize kızdı. Kırık bir türkçesi vardı. Bize Ohri’de daha çok kalınması gerektiğinden bahsetti. Burayı vatanı biliyor. Nasıl bilmesin? 400 sene evvel bir yere gelirsen elbette orası senin vatanın olur. Gidince merhaba demenizi tavsiye ederim.
Buradan Samuel Kalesi’ne gittik. Aşağıya doğru inerken bir kişi bizim Türk olduğumuzu anladı ve hafif Trakya aksanıyla “Nabıyosunuz be yaa?” dedi. Biz “Gezmeye geldik abi” diyerek cevap verdik. “Bıraktınız gittiniz bizi buralarda” dedi. Arkadaşımız “Gelelim mi abi?” diye sorduğunda, “Gelin tabii” diye yanıt verdi. Gurur verici bir durum olsa da, bir milletin büyümesi ve dünyaya adalet sağlayabilmesi için önce kendi topraklarında adil olması ve halkına karşı sorumlu davranması gerektiğine inanıyorum. Ne yazık ki, bu değerleri uzun zaman önce kaybettik….
Resneli Niyazi Bey…
Resneli Niyazi Bey, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşayan askeri ve siyasi figür olarak tanınır. Asıl adı İsmail Niyazi olup, Resne kasabasında doğduğu için “Resneli” lakabıyla anılmıştır. Resneli Niyazi Bey, özellikle 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinde önemli bir rol oynamıştır.

1873 yılında Manastır Vilayeti’nin Resne kasabasında doğdu. İstanbul’daki Harp Okulu’nda eğitim aldı. Balkanlar’da, özellikle Makedonya bölgesinde görev yaptı. 3 Temmuz 1908’de dağa çıktı. Bu hareket, II. Meşrutiyet’in ilanına zemin hazırladı. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle, İstanbul’a gelerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinden biri oldu. Ancak İttihat ve Terakki’nin politikalarından rahatsızlık duyan bir grup ile muhalefet saflarına katıldı. 1912 yılında, muhalefetin kurduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na geçti. 1913 yılında Arnavutluk’ta öldürüldü. Ölüm nedeni ve koşulları konusunda farklı görüşler bulunmaktadır; bazı kaynaklara göre suikast sonucu öldürülmüştür. Bunun üzerine “Ne şehittir, ne gazi. Pisi pisine gitti Niyazi.” sözü onun için söylenmiştir.
Manastır..
Buradan Manastır’a geçtik ve Manastır Askeri İdadisini ziyaret ettik. Günümüzde müze olarak kullanılan idadi ikiye ayrılmış: Bir kısmında ülkenin tarihine yönelik eserler bulunuyor. Diğer kısmı ise Mustafa Kemal Atatürk’e ayrılmış. Müzenin bu kısmı Süleyman Demirel tarafından açılmış ve muhteviyat olarak Türkiye’de görebileceğiniz müzelere göre zayıf kalmış fakat Resneli Niyazi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün hangi ortamlarda yetiştiğini görmeniz açısından faydalı olabilir. Binanın iç yapısı İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından kullanılan Taşkışla binasına benziyor. Şehir merkezinde meşhur bir saat kulesi var. Üzerindeki haç gözünüze çarpıyor. Eski fotoğraflarda görmüyorsunuz.

Merkezde çok güzel camiler var. İshak Bey Cami, Haydar Kadı Cami ve Hacı Mahmud Bey Cami. Birinde namazlarımızı kılıp bahçesinde bir şeyler atıştırdık. Bir diğerinde Türk bir imam ile tanıştık. Camiler burada da genel olarak kapalı fakat Türk imam camiyi açık tutmaya gayret ettiğini söyledi. Sonrasında küçük çarşısını gezerek buradan ayrıldık ve Üsküp’e doğru yola çıktık.
Üsküp…
Buradan Üsküp’e geçene kadar çeşitli noktalarda otoban ücreti ödüyorsunuz. Kalacağımız eve yerleştikten sonra gezmeye çıkıyoruz. Türk Çarşısını gezerken kendinizi Türkiye’de hissediyorsunuz. Alaca Camii, Murat Han Cami ve Çifte Hamamı görüyorsunuz. İskender Bey’in büstü burada da karşınıza çıkıyor. Arnavut bayrakları dikkatinizi çekiyor. Müslümanların bulunduğu mahalleden uzaklaşarak meşhur Taş Köprüyü kullanıp karşıya geçerken bizi heykeller ve seküler bir yapı karşılıyor. İnsanlar ve yaşayış değişmeye başlıyor. II. Philip ve Büyük İskender’in dev heykellerini karşı karşıya görebiliyorsunuz. Burada Philip’in eşi ve onun çocuğunu nasıl yetiştirdiğini gösteren bir heykel daha var. İlerlediğinizde Makedonya Meydanı ile karşılaşıyorsunuz. Tarihi bir meydan ve büyük binalarla çeşitli kollara ayrılıyor. Burada da Halkbank, Lcwaikiki gibi Türk markalarını görmek mümkün.

Buradan akşam namazı için Mustafa Paşa Camine geçiyoruz. Taşköprü’den Türk çarşısına doğru dönüyor ve onun paralelindeki gençlerin bir şeyler içtiği yoldan varıyoruz bu camiye. Gece mekanı gibi gözükse de içki tüketilmiyor. Mustafa Paşa Cami yukarıda kalıyor. İmamını Türkiye’den gelen misafirlerle ortak tanıdıkları hakkında muhabbet ederken buluyoruz. Cami konumu ve yapısı itibariyle hoşumuza gidiyor.

Akşam yemeği için Destan Restoran adındaki Üsküp’ün meşhur köftecisine gidiyoruz. Buradaki köfteler bence Balkanlarda yediğimiz en lezzetli köfteler. Ayranları Sütaş marka fakat Balkanlarda üretiliyor ve Türkiye’dekilere nazaran daha lezzetli. Yatsı namazı için Sultan Mehmet Camine geçiyoruz. Meşhur saat kulesi ve camiyi seyredip namaza duruyoruz.

İmamın sesi çok güzel. En iyi köfteden sonra namazda da böyle bir şeyle karşılaşınca Üsküp’e içimiz ısınıyor. Buradan Gazi İsa Bey Camisini ve türbesini ziyaret ediyoruz fakat yatsı namazı sonrasında kapalı. Türbenin sol yanından hem türbe hem saat kulesi hem de Sultan Mehmet Camisini gören bir manzara yakalayabiliyorsunuz.
Kalkandelen Alaca Cami ve Harabati Baba Tekkesi
Üsküp’te akşamı geçirdikten sonra Kalkandelen’e doğru meşhur Alaca Camisini görmek üzere yola çıkıyoruz. İsminden de anlaşılacağı gibi oldukça alacalı, süslü bir cami. Hatlarda birçok peygamberin ve aşere-i mübeşşerenin isimleri yer alıyor. Bahçesi ve abdesthanesi hakeza çok güzel.

Bu camiyi cuma günü ziyaret ettiğimizde cemaat cuma namazı için hazırlık yapıyor ve dışarıya cemaat için hasır seriyorlardı. Bunun yanında da birçok Türk turist camiyi ziyaret ediyordu. Dikkatimizi çeken şey bir grubun hem oradaki kişilere hem de kutsal bir mabede karşı saygısız davranışları oldu. Kadınlar ayakkabılarıyla hasırların üzerinde yürümeye çalıştı. Oradaki Arnavut bir müslüman “Hanım, hanım!” diyerek kızdı. Yaşlı seküler bir adam yanındaki Türk vatandaşı kadına “Burası camidir. Başını kapatıp gir.” diyince kadın “Niye başımı kapatacağım ben! Kapatmıyorum.” diyerek ortalıkta sinir fıçısı gibi gezindi. Türk olduğumuza üzüldük.
Buranın merkezinde kahvaltı yaparak Harabati Baba Tekkesi’ne geçtik. Burası bir Bektaşi Tekkesi imiş. Camisine girdik, içeride beş vakit namaz kılındığına dair alametler vardı. Cami içerisinde resim yoktu. Tekkeye uzun zamandan beri el atılmamış, bazı yapıların damları çökmüş. Bazıları buranın meydanında piknik yapıyordu. Tekke şeyhi oradaydı. Bizim de halimizi hatırımızı sordu. Türkiye’den gelen birkaç kişi ile muhabbet ediyordu. Bu tekke alakalı sonrasında malumat almak üzere buradan ayrıldık. Siz de şuradan geniş malumat alabilirsiniz.





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz