Semavi dinler, bütün insanları peygamberler vasıtasıyla Allah’ın birliğine çağırır. Bu çağrı, ilk insan ve ilk peygamberle başlayıp son peygambere kadar devam etmiştir. Zira hem Tevrat ve İncil metinleri hem de Kur’ân ayetleri incelendiği zaman bu husus açık bir şekilde fark edilir. Peki bu peygamberler, dünyanın sadece belli bir mıntıkasına mı gönderildi yoksa başka beldelere gönderilen peygamberler de oldu mu? Bu makale bu soruya cevap bulma maksadıyla kaleme alınmıştır.
Günümüzde dini altyapısı neredeyse yok denecek kadar az olan bazı kimseler, bu hususta pek iddialı konuşmaktadırlar ki bunların başında jeoloji profesörü Ali Mehmet Celâl Şengör gelmektedir. Nitekim bütün dinlere şiddetli muhalefetiyle bilinen Şengör bir konuşmasında,
“Ortadoğu’da dinler geleneğini başlatan adamların Sami adamlarıyla beş paralık ilgisi olmadığını, ona göre bunun Sümerlerde başladığını, Sümerlerin Yaratılış Efsanesi, Tufan Efsanesi ve Din Efsanesi’nin Babil’e, Babil’den diğer Sâmî ırklara geçtiğini … Almanlar’ın ‘Suriye’nin Din Tarihi’ diye bir kitap yayınladıklarını, oradaki din tarihi okunduğu zaman Museviliğin kaynaklarının göründüğünü, Museviliğin kaynaklarına bakıldığı zaman Hıristiyanların kaynaklarının göründüğünü, Hıristiyanların kaynaklarına bakıldığı zaman Müslümanların kaynaklarının göründüğünü, bunların hepsinin aynı geleneğin kültürü olduğunu, demek ki bunun bölgesel bir şey olduğunu” iddia etmiştir.[1]
Prof. Şengör’ün bu iddiası -velev ki tamamen doğru kabul edilsin- semavi dinlerin kaynağının bir olduğu düşünüldüğünde, aslında bunun kendisinden ziyade inananların tezini kuvvetlendireceğinde şüphe yoktur. Zira semavi dinler insanlara aynı akideyi vaz eder. Yani semavi dinlerin bildirdiği birtakım haberlerin Sümerler ve Babilliler’de de görülmesi, bu bilgileri, sonrakilerin öncekilerden devşirdiği manasına gelebileceği gibi bütün dinlerin menbaının bir olduğu manasına da gelir. Demek oluyor ki Prof. Şengör’ün bu iddiası kendi tezini ispatlaması bakımından yetersiz görünmektedir. Öte yandan Tevrat, İncil ve Kur’ân; Yaratılış, Tufan ve inanç esasları gibi birtakım mevzularda birbirleriyle benzeşse de amele müteallik pekçok hususta birbirinden ayrışmaktadır. Burada zikredilen sadece birkaç örnekten yola çıkarak bu üç dinin, birbirinin tamamen aynısı olduğunu iddia etmek, ilmilikten öte indi bir yaklaşımdır.
İkinci olarak, hakikaten bütün dinler sadece Orta Doğu’ya mı gönderilmiştir? Acaba dünyanın diğer bölgelerinde vahyin izlerine rastlayabilmek mümkün değil midir?
Bu soruyu iki açıdan ele almakta fayda var. İlki, ilahi kitaplar bu mevzuda ne diyor? İkincisi, tarihî vesikaların bize sunduğu malzemeler hangi tarafın görüşünü destekliyor? Sırasıyla bunlara cevap aramaya çalışalım.
İlahi Kitaplar Bu Mevzuda Ne Diyor?
Bugünkü Tevrat ve İncil nüshalarında dünyanın farklı yerlerine peygamber gönderilip gönderilmediği hakkında net bir bilgiye ulaşılamasa da Kur’ân-ı Kerim’de bu meseleye ışık tutacak ayetlere rastlayabilmek mümkündür. Mesela Kurân-ı Kerim’de: “Andolsun biz her ümmete bir resül göndermişizdir…”[2], “Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir nezir (uyarıcı) gelip geçmiş olmasın.”[3], “Her kavim için de bir yol gösteren vardır.”[4] buyurulmuştur. Demek oluyor ki Kur’ân’a göre her ümmet için bir peygamber gönderilmiştir. Bununla beraber Kur’ân’da sadece Araplar’ın yaşadığı veya onlara yakın olan yerlerdeki peygamber isimleri zikredilmiştir. Bunun sebebi, Kur’ân’ı Kerim’in ilk muhataplarının Araplar olmasıdır. Nitekim Araplar, kendilerinden önce o mıntıkada yaşamış olan kavimlerin haberlerini biliyorlardı. Eğer bir millete, kendilerinin hiç muttali olmadığı kavimlerden veya beldelerden bahsedilse, bu onlar için âfâkî ve anlaşılmaz olur. Nitekim insanın kendine yakın gelen misalleri anlayabilmesi daha kolaydır. Öte yandan Kur’ân-ı Kerim’de isimleri zikredilmeyen peygamberlere işaret yoluyla değinilmiş ve bu husus, “Andolsun ki senden evvel de peygamberler gönderdik. Onların içinden sana kıssalarını anlatdığımız kimseler de var, sana bildirmediğimiz kimseler de var.”[5] şeklinde beyan edilmiştir.
Bu ayetlere ilave olarak Hazret-i Peygamber’in hadislerinde de bu hususu destekleyici mahiyette bilgiler yer almaktadır. Nitekim Hazret-i Peygamber’e: “Yâ Resûlallah! Peygamberlerin adedi ne kadadır?” diye sorulmuş, O da (sallallahu aleyhi ve sellem): “Yüz yirmi dört bini nebi, üç yüz on beşi ise resül olmak üzere kalabalık bir cemaattir.” şeklinde cevap vermiştir.[6] Bu hadîs-i şerifte yer alan miktar itibar-ı nazara alındığında bu kadar peygamberin tek bir beldeye gönderildiğini düşünmek, oldukça uzak bir ihtimâldir.
Müfessirlerden İbn Kesîr “Andolsun ki senden evvel de peygamberler gönderdik. Onların içinden sana kıssalarını anlatdığımız kimseler de var, sana bildirmediğimiz kimseler de var.” ayetinin tefsiri beyanında der ki: “Hazret-i Âdem’den bu yana ne kadar ümmet gelip geçtiyse, Allahü Teâlâ onlara muhakkak nezirler (uyarıcılar) göndermiştir.[7]
Tarihi Vesikalar Bu Meselede Bize Ne Anlatıyor?
Çin’de M.Ö. V. yy.da Taoizim, Konfüçyanizm ile I. yy.da ise Budizm gibi kadim dinler varlık göstermiş, bunun yanı sıra yaklaşık beş bin yıllık tarihi olan Feng Şui gibi öğretiler yer almıştır. Bunlardan hareketle Çin’de monoteist bir dinin varlığına ulaşmak hayli zordur. Bununla beraber kadim Çin alfabesinde Konfüçyüs’ün bile çözemediği birtakım işaretler, bugün bazı araştırmacıların -mukayeseli dinler tarihi metotlarından da yardım almaları suretiyle- gün yüzüne çıkarılmıştır. Bunlardan C. H. Kang ve Ethel R. Nelson tarafından kaleme alınan The Discovery of Genesis kitabı, Çin alfabesinin gizli yönleri hakkında enteresan bilgiler vermektedir. Nitekim bu kitapta, M.Ö. XX. yy.a ve hatta daha öncesine gidildiğinde, eski Çinliler’in tek bir tanrıya ibadet ettiğine, herhangi bir mite veya puta sahip olmadıklarına ve oldukça katı ahlaki kâidelere uyduklarına dair karineler zikredilmiştir. Zira Çinliler kendi tanrılarına ShangTi (上帝) adını verirler ki bu kelime semavi (上) ve imparator (帝) kelimelerinden mürekkeptir. Yani onların kadim zamandaki tanrısı (ShangTi), “Gökler’in hâkimi” şeklinde tasvir edilmiştir.[8]

Mamafih şeytan (鬼) kelimesi, “bahçe, gizli, adam ve diri” kelimelerinden mürekkep olarak tasvir edilmiştir. Yani “cennette gizli olarak yaşayan birinin, başka bir adamı kandırması” şeklinde çözümlenen bu kelimenin, şeytanın Hazret-i Âdem’i aldatması ile benzerliği dikkat çekicidir. Bunun gibi günaha sokan manasına gelen (魔) kelimesi de benzer ifadelerle tasvir edilmiştir. Zira şeytan, ağaçlarla örtülü bir yerde Âdem’in ayağını kaydırmıştır. [9]


Bu ve benzeri örnekler, mezkûr kitapta ziyadesiyle anlatılmıştır. Bununla beraber sadece bu bilgilerden yola çıkılarak Çin’e bir peygamber gönderildiğini söyleyebilmek oldukça zor olsa da geçmişi en fazla M.Ö. V. yy.a dayanan kadim Çin dinlerinden çok daha eskilere uzanan bu tasvirlerin, Çin’de monoteizmin varlığına delil teşkil etmesi bakımından mevcudiyeti dikkate değerdir.[10]
Orta Asya’da benzer inanışlara sadece Çin kültüründe değil Türkler arasında da rastlayabilmek mükündür. Nitekim meşhur Bizans tarihçisi Cousin, Türkler ve inanışları ile ilgili şu izahı yapar: “Türkler, ateşe, havaya ve suya çılgınca saygı gösterirler ve toprağın şerefine dahi ilâhiler terennüm ederler. Bununla beraber, gökle yeri yaratan tek bir ilahtan başka bir şeye tapmazlar ve O’na atlar, sığırlar ve koyunlar kurban ederler.”[11]
Türkler’in İslâmiyet’ten önceki inanışları hakkında XII. yy.da Sultan II. Kılıç Arslan’la görüşerek bilgi veren Antakya Patriği Süryani Mikâil’in vekayinamesini Fransızca’ya tercüme eden Chabot, Chronique de Michel le Syrien kitabında şöyle der: “Gökyüzünün bir tek ilahına hiç tanımadan iman ederler.”[12]
Yine Prof. Barthold, Histoire des Turce d’Asie Centrale isimli eserinde Oğuz Türkleri’nin İslâmiyet’ten önce başka bir din kabul etmeyip Şamanizm’e sadık kalarak vahdaniyet inanışlarını X. yy.daki müslüman oluşlarına kadar muhafaza ettiklerini dile getirmiştir.[13]
Nitekim İslâmiyet’ten önceki Türkler’in inanışları ile İslâm esasları arasında ciddi benzerlikler vardır. Mesela ruhun bekası, ahiret hayatı, cennet-cehennem inancı, kurban ibadeti, kadere iman ve sema tabakaları buna misal verilebilir. Zira eski Türkçe’de cennete uçmak; cehenneme ise tamu denirdi. Mülk sure-i celilesinde zikredildiği üzere sema, birbirine muvafık olarak yedi kat olarak yaratılmıştır ki bu inanç Türkler’de de aynıdır.[14] Bununla beraber Ural-Altay milletleri içinde bunu yedi kat yerine dokuz veya on altı kat kabul edenler de vardır.
Peki, Türkler’in bu dinlerinde acaba peygamberlerin varlığına hiç yer verilmiş midir? Amasya Tarihi’nin müellifi Hüseyin Hüsameddin Efendi (1869-1939), mezkûr kitabının II. cildinde bu hususta bir hayli malumat vermektedir. Şöyle ki bu kitapta:
“Türklerin i’tikâd-ı kadîminde ma’bûd-ı hakîkî, vâhid-i hakîkî olarak tanıdıkları Hakk te’alâ hazretlerine zâtında, sıfâtında, ma’rûfıyyetinde tek olmuş, birlik zâtında münhâsır kalmış ma’nâsına olan “tenri, tanrı, tangrı” ve taraf-ı ilâhiyyeden kitâb ve haber viren kullarını irşâd ve takviye iden ilçilerine ya’ni peygambere “yalvaç, yâlvâc, yâlgâc” ve peygamberlerin getirdiği kitâba “nûy, nûyi, nûyîn” dimişlerdir. Türkler, yalvâcların dîn ve dünya umûrunda birer hâdi-i müncîd, zahîr-i mürşid bildikleri cihetle onlara son derece itâ’at iderek emirlerini ifâda fedâ-yı câm aynı sa’âdet bilmişler ve her milletden ziyâde yükselmişler idi. Tanrı te’alâ hazretleri “ve rusulen kad kasasnâhum ‘aleyke min kabl ve rusulen lem naksûshum ‘aleyk” buyurduğu vech üzre resûl-i zî-şân sallâllâhu ‘aleyhi vesellem efendimiz hazretlerinden mukaddem kullarını tarîk-i hidâyete sevk ve irşâd içün her millete yine kendilerinden binlerce peygamberler gönderdiği rivâyet-i sahîha ile sâbit olub Türkler’den gelen peygamberlerden ya’ni yalvâclardan Şerh-i Esmâül-Murselîn’de mestûr olduğu üzre şunlar ma’lûm olabilmişdir.” denilmiş ve sonra bu peygamberlerin isimleri, “Emûn, Ümîd, Berâh, Tâhîm, Cûsân, Harkîl, Dûvîl, Savis, Sekûn, Salâh, Tâmir, Anûh, Gâzât, Katîn, Kedûk, Laycû, Nârûn, Hâmûn, Hicâh, Hicîl, Hemidûn, Yâsân, Yavîk ve Yehûr” olarak sayılmıştır ki bunların toplamı yirmi dört kadardır. Bundan sonra H. Hüsameddin Efendi:
“Şu enbiyâ-i zî-şânın isimleri kitâb-ı mezkûrde mestûr ise de vakt-i nübüvvetleri mevki-i bi’setleri malûm değildir. Eski Türklerin i’tikâd itdikleri yalvâclar adlarının Türk olması delâletiyle şu peygamberler olduğu anlaşılır. Türkler bu gibi hâdi-i müncidler, zahîr-i mürşidler sâyesinde vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi asırlarca mu’tekîd, mü’min ve muvahhid olarak bütün Asya’ya hâkim-i mutlak olmuşlar idi. Ba’dehû Asur, Mısır ve Hind ile münâsebetde bulunarak onlara taklîd itmiş oldukları cihetle ahlâk-ı fıtriyyeleri, hissiyât-ı millîyeleri rahnedâr olub sâbîliği ya’ni encümperestliği kabûl itmişler ve çok geçmeden mevcûdiyet-i millîyeleri tebeddülât-ı vahîmeye ma’rûz olarak yek-diğerinden ayrılub bölük bölük olmuşlardır. Ma’mâfıh Türkler tapındıkları yıldızları ma’bûd olarak tanımayub vâhid-i hakîkî, ma’bûd-ı hakîkî tanıdıkları Tenri te’âlâ hazretlerine takarrübe bir vesile ya’ni şefâ’an bilmişler. Bu fikir ve i’tikâd üzre yıldızlara tapınmışlar, bunun neticesi olarak pekçok şe’âir-i müstahsene-i dîn-i tevhidi terk iderek Asûrîlerin, Mısrîlerin, Hindilerin efkâr ve âdâtıa tabi’iyyet itmişler idi.” diyerek Türkler’in dinlerine ve kendilerine gönderilen peygamberlere dair pek kıymetli bilgiler vermiştir. Binaenaleyh, peygamberlik fikri – Celal Şengör’ün aksine- sadece Orta Doğu’dan çıkmamış, eski Türkler arasında da böyle bir telakki var olagelmiştir.

Hindistan’a bakıldığında da esasında durum benzerdir. Her ne kadar Hinduizm, Budizm, Cayinizm ve Sihizm gibi hâkim Hind dinleri, semavi kaynaklı dinlerden farklı bir hüviyet taşısa da Brahmanizm’in kökenini semavi bir peygambere nispet edenler az değildir. Zira Brahma, Sanskritçe’de ilah, duanın efendisi olarak isimlendirilir. Kadim Brahminler’e göre, Brahma tektir ve ortağı yoktur. Nitekim bunların en mukaddes kabul ettikleri kitap olan Vedalar’da Rab şöyle konuşmaktadır: “Ben tanrıyım, güneşin nuru, ayın ışığı, alevin ışıltısı, şimşeğin çakması ve rüzgârın sesiyim. Ben tüm mahlukatın kadim kökeni, tüm var oluşun hayat kaynağı ve iyiliğin mebdeiyim. Ben evvel ve âhirim. Bütün mahlukatın, hayat ve memâtı benim yed-i kudretimdedir.”[15]

Hindistan’da yaşayan büyük âlim ve velilerden İmam Rabbânî de oğlu Muhammed Saîd’e yazığı bir mektupta hülasaten şöyle demiştir: “Eski zamanlarda da dünyada peygamber gönderilmeyen bir yer kalmamış gibidir. Hatta bundan en mahrum yer zannedilen Hindistan’da bile Hindlilerden bir peygamber gelmiş, Allahü Teâlâ’nın emirlerini bildirmiştir. Hindistan’ın bazı kısımlarından öyle anlaşılıyor ki peygamberlerin nurları, küfür karanlıkları içinde yıldızlar gibi parlamıştır. Eğer merak ediyorsan ben bu şehirleri sana söyleyebilirim. Öyle ki bazı peygamberlere bir kişi bile inanmamış, bazılarına sadece bir, bazılarına iki, bazılarına ise üç kişi inanmıştır. Bununla beraber Hindistan’da ümmeti dört kişi bulunan bir peygamber olmamıştır. Hindlilerin tapındıkları kişilerin bazılarının kitaplarında Allahü Teâlâ’nın zât ve sıfatları hakkında görülen yazılar, o peygamberlerin akisleridir…”[16]
Yukarıda Vedalar kitabında geçen bilgilerle İmam Rabbânî’nin sözleri kıyas edilirse, her ikisinin de birbiriyle mutabık olduğu görülür. Çünkü monoteizm, sadece semavi dinlerde görülen bir hususiyettir. Öyleyse bunların tek bir menbadan alınmış olduğu zâhirdir.
Öte yandan Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf’ın üçüncü maksadında der ki: “Brehmenler’den bir kısmı sadece Âdem’in nübüvvetini, bir kısmı ise sadece İbrahim’in nübüvvetini; Sâbiîler’den bir kısmı sadece Şîs (Şît) ve İdris’in nübüvvetini kabul ederler. Bütün bu fırkalar, aklın hükmettiği şey ile hüccet getirirler. Aklın güzel gördüğünü yapar, çirkin gördüğünü terk ederler. Aklın güzel veya çirkin görmediği şeyleri ise hâcet durumunda işlerler…”[17] Buradan anlaşıldığına göre de Mezopotomya’da yaşayan Sâbiîler’e ilaveten Brehmenler’de de bir peygamber olgusu vardır.
Ayrıca İdris aleyhisselâm’ın önce Mısır’da yaşayıp daha sonra Hindistan’a naklettiği rivayet edilmektedir.[18] Bununla beraber Hz. Yusuf’tan itibaren benî İsrâil peygamberlerinin Hz. Musa’ya kadar yaklaşık dört yüz sene Mısır’da ikâmet ettikleri bilinen bir keyfiyettir. Hatta diğer bazı peygamberlerin Anadolu’da yaşadıklarına dair emareler vardır. Nitekim Hz. Nuh’un Cizre’de, Hz. Eyyub’un Urfa’da makamı vardır. Yine Diyarbekir’de Hz. Zülkifl ve Hz. Elyesa’nın kabirleri bulunmaktadır. Bu makam ve kabirlerin ne kadar doğru olduğu bir yana, Anadolu havzasının peygamberlerin uğrak yeri olduğu eskiden beri dillendirilegelmiştir.
Netice
Bütün bunlardan anlaşılan odur ki peygamberlerin izlerine dünyada sadece Orta Doğu’da değil; bilakis Çin, Hindistan, Orta Asya, Mısır ve Anadolu’da da rastlayabilmek mümkündür. Bununla beraber Kur’ân diğer beldelere gönderilen peygamberlerden bahsetmemiş, sadece bunlara işaret etmekle yetinmiştir. Çünkü bir kavme, kendileri hakkında bilgisi olmadıkları topluluklardan bahsetmek abes ve manasız olurdu. O yüzden Kur’ân-ı Kerim’de “Andolsun ki senden evvel de peygamberler gönderdik. Onların içinden sana kıssalarını anlatdığımız kimseler de var, sana bildirmediğimiz kimseler de var.” denilerek diğer topluluklara gönderilen peygamberler hakkında malumat verilmemiştir.
Avrupa, Amerika ve Avustralya gibi kıtalara gelince, buralara peygamber gelip gelmediği hakkında kayda değer bir malumat yoktur. Ancak böyle bir malumatın bulunmayışı, oralara hiç peygamber gönderilmediği manasına gelmez. Çünkü dünya tarihine dair bilgiler günbegün değişmektedir. Bugün bilinmeyen bir bilgi yarın bilinir hâle gelebilmektedir.
Öte yandan Orta Doğu, kadim zamanda -hatta bugün bile- dünyanın merkezi konumundadır. Şayet peygamberlerin tamamı buraya gelmişse, kadim medeniyetlerin birbirleriyle olan irtibatları düşünüldüğünde, diğer toplulukların peygamber tebliğlerinden habersiz olmadıkları anlaşılır. Nitekim eski dünya insanları dahi birbirleriyle ticaret yapar, bir yerde çıkan bir bilgi diğerleri tarafından işitilirdi. Dahası, seyyahlar ve sefirler vasıtasıyla câlib-i dikkat bir haber, muhakkak başkalarına nakledilirdi. Yani eski dünya insanları, birbirlerinin ahvâlinden bî-haber değillerdi.
Demek oluyor ki Prof. Şengör’ün yukarıda zikrettiği iddiayı ilmi bir zemine oturtmak mümkün değildir. Bu, sadece semavi dinlerin verdiği haberlerden değil aynı zamanda tarihi vesikalardan da anlaşılmaktadır. Öyleyse bütün peygamberlerin sadece Orta Doğu’ya gönderildiği veya peygamberlik fikrinin sadece Orta Doğu’da bulunduğu iddiasının ne kadar zayıf bir temele oturduğu ve en azından böyle bir iddianın eldeki verilerle uyuşmadığı, ehl-i irfana hiç de gizli değildir.
Kaynaklar
[1] Benden Videolar, “Celal Şengör – Orta Doğu Dinler Geleneği”, (Erişim, 19 Aralık 2023). https://www.youtube.com/watch?v=L3uKGriPXgo.
[2] en-Nahl, 16/36.
[3] el-Fâtır, 35/24.
[4] er-Ra‘d, 13/7.
[5] el-Gâfir, 40/78.
[6] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, thk. Şuayb el-Arnaût, Âdil Mürşid vd. (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1421/2001), 36/619; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-kebîr, thk. Hamdî b. Abdilmecîd es-Selefî (Kâhire: Mektebetü İbn Teymiyye, 1415/1994), 8/217.
[7] İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr el-Kuraşî el-Basrî ed-Dımaşkî, Tefsîru’l-Kurâni’l-‘azîm, thk. Muhammed Hüseyin Şemseddin (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, 1419/1999), 6/481.
[8] C. H. Kang and Ethel R. Nelson, The Discovery of Genesis (Michigan: Concordia Publishing House, 1979), p.2.
[9] Kang and Nelson, The Discovery of Genesis, p.4.
[10] https://twitter.com/Kisas_i_Enbiyaa/status/1451561161275723780?s=20;
[11] İsmail Hâmî Danişmend, Tarihî Hakikatler (İstanbul: Tarih ve Kültür Yayınları, 1979), 2/504.
[12] Danişmend, Tarihî Hakikatler, 2/505.
[13] Danişmend, Tarihî Hakikatler, 2/505.
[14] el-Mülk, 67/3.
[15] Hamûd b. Ahmed b. Ferec er-Ruhaylî, Menhecü’l-Kur’âni’l-kerîm fî da‘veti’l-müşrikîn ile’l-İslâm (Medine: ‘İmâdetü’l-Bahsi’l-‘İlmî, 1424/2004), 1/319.
[16] İmam Rabbânî, el-Mektûbât, trc. H. Hilmi Işık (İstanbul: Hakikat Kitabevi, 36. Baskı, 2023), 324-25.
[17] Seyyid Şerif el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, thk. Mahmud Ömer ed-Dimyâtî (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, t.y.), 8/258-59.
[18] Salih Cebbâr el-Kureyşî, et-Tefsîru’d-dînî fi’l-mu‘tekadâti’l-‘Irâkıyye ve’l-Mısriyyeti’l-kadîme (Kerbelâ: Câmi‘atü Kerbelâ, Külliyyetü’l-‘Ulumi’l-İslâmiyye, t.y.), 15





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz