Kelâmbaz

Hızla değişen dünya ve Mişon’un kalbi

Kazım Çırakoğlu

Hayat kendi ritminde akıyor ve insan bu ritmin içinde şahsına münhasır bir çizgi yakalamaya çalışıyor.

Yeni tecrübeler, yeni meseleleri ve onlar da yeni ihtiyaçları doğuruyor. Davranışlar, beklentiler, meslekler ve daha bir sürü şey değişiyor, dönüşüyor. Bu gayet tabii bir şey fakat bu değişim-dönüşümde bizler ne derece kontrollü hareket ediyoruz?

Bir sanat eserini sırf şaşırtıcı ve nevzuhur olduğu için beğenmek, bir mesleği de sırf popüler diye tercih etmek mesela…

Peki bütün bunlarda çarklarına girdiğimiz eğitimin hiç mi tesiri yok?

Yeni ihtiyaçlar, birçok yeni iş alanları oluşmasına sebep oluyor. Kendi alanınız dışında kimselerin kolaylıkla idrak edemediği, zihninde bir yere oturtamadığı birçok meslek grupları ortaya çıkıyor.

Doktor, avukat, öğretmen, duvar ustası, elektrikçi vs. denildiğinde yediden yetmişe herkes benzer iş tanımları yapabiliyor. Bununla birlikte, software danışmanı, data analist, robotik mühendisi, blokchain geliştirici, dijital dedektif gibi yakın zamanda literatüre giren bu ünvanlara sahip olanların iş tanımlarını yapmak, birçoğumuz için o kadar da kolay değil.

Bu ünvanlar nezdinde, en ücra köşelerdeki evlere kadar girmiş olan azami tanımlama ‘Günümüzün mesleği’, ‘Çok iyi!’’den öteye geçemiyor.

Bir software danışmanı olarak, iş çevrem dışındakilere, mesleğimi anlatma zorluğunu hep yaşadım, hala da yaşıyorum. Annemin şu sözleri aklıma geldikçe tebessüm ediyorum: ‘Evladım, keşke doktor, avukat, öğretmen vs. olsaydın da ne iş yapıyor dediklerinde bu kadar zorlanmasaydık’.

Kalıplara oturtulan insan beyni

Eee o kadar okutmuşlar, emek vermişler, yaptığım işi anlatamamak onlara zul geliyor. Muhtemelen anlamayıp, ne yaptığı belli değil, idare ediyor bir şekilde diye mevzuyu özetleyen de oluyordur. Bu meslek açısından böyle, peki ya sanat?

Yeni dünyanın sanatı da böyle nitekim. Bu aralar çokça maruz kaldığımız modern sanatların da bazı meslekler gibi ekstra tarife ihtiyacı olduğu ortada.

Bütün bu anlaşılmazlık sosyal bilimlerden, mühendisliğe çağımızın her noktasına sirayet etmeye başladı. Zihinlerin bulanık olduğu böyle bir dönemde asıl dikkatimi çeken, hayatın bu hızlı akışına sorgusuz sualsiz teslim olan ve uyum sağlayan kitleler.

Bilmediğimiz kumaştan kendimize elbiseler dikmeye çalışıyoruz. Ya da üzerimizde pot duracak bir elbiseyi giymeye, kendimize oldurmaya çalışıyoruz. Bu anlaşılmazlık sarmalında mesleklerin ve asrın tabii ki de kabahati yok ama yadsınamaz bir gerçek var: Kabiliyetlerimiz, aldığımız eğitim ve tercihlerimiz hepsi ayrı telden çalıyor.

Bu tezat da bana ister istemez en temelde 4-5 yaşlarında kreş, ana okulu derken başladığımız bu eğitim maceramızı sorgulatıyor.

Ölçü sahibi olmadan her yeni veya moda olanı fütursuzca kabul etmemizi de, sorgulayan, erdem sahibi insan yetiştirme mottosuyla çıktığımız bu eğitim yolculuğunun defosu olarak görüyorum.

Oysaki tahsilin en temel gayesi sorgulayan insanlar yetiştirmek değil miydi?

Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın başrolde oynadığı çok sevdiğim, birkaç kez seyrettiğim bir film var, ‘Ah Güzel İstanbul’.

Ah Güzel İstanbul filmi Sadri Alışık

Yapım yılı 1966. Orda meşhur bir sahne var. Filmin ilgili kısmında “halkın zevkini Batılılaştırmaya, bayağılıktan kurtarmaya” çalışan plak şirketi sahibinin finansörlüğünde, manasız ve hakaretvâri sözleri olan modern şarkılara halkın uyum sağlaması gösterilir. Filmin baş karakteri Haşmet (Sadri Alışık), ilk duyduğunda tahammül edemediği bu müziğin halk nezdinde büyük tepki çekeceğini düşünürken kabul görmesini ve yayılmasını trajikomik bir şekilde izler.

Yeni olana, henüz tanımlayamadan râm olmamızın sebeplerini merak etmekteyim. Müsaadenizle de ihaleyi klişe olacak ama birazcık eğitime bağlayacağım. Kastım bütün dünyada var olan eğitimin ta kendisidir.

Bu noktada Ivan Illich’in Okulsuz Toplum kitabındaki şu sözleri aklıma geliyor:

“Okulun aşıladığı kurumsallaştırılmış değerler sayılarla ifade edilmektedir. Okul, genç insanları, hayal güçlerinin ve kendisinin dahil olduğu her şeyin ölçülebileceği bir dünyanın mensubu haline getirmektedir.”

Kurumsallaştırılmış değerler bana biraz, değerlerin kendi mahiyetinden çıkıp, tüketim cemiyetinin tekelinde ve onu tatmin edecek şekilde yeniden tanımlanmasını çağrıştırıyor. Bu da bizlerin farklılıklarını törpüleyip kurumsallaştırılmış değerlerin birer hizmetkârı yapıyor ve sistem bazen update ediliyor. Ve maalesef her update, yüksek bir adaptasyon kabiliyeti ile kabul görüyor.

Charlie Chaplin Modern Zamanlar

Eski edebiyatçılarımızdan Peyami Safa’nın Yalnızız adlı romanında John Dewey’den iktibasla yazdığı şu satırlar, her dönemde okul ve eğitimin sadece yurtiçinde değil dünyanın her yerinde entelektüel sınıfında sorgulandığını gözler önüne seriyor:

‘Okul kitapları ve dersleri, bize başkalarının bilgilerini ve keşiflerini gösteriyor ve güya, bilgi yolunda en kısa yoldan bizi hedefe götürüyor. Hakikatte bu öğretim usulü, bize gerçekleri ve fikirleri anlamak yerine, hazırlop bilgileri ezberlemekten başka bir şey olmayan bir papağanlık öğretiyor.’

Cemiyet ne garip bir hal aldı. Görünmeyen otoriteler, sanki her şeye yön veriyor. Biz de sadece bir nefer gibi peşinden gidiyoruz.

Rol model alacağımız kişiler bile popülerlikleriyle belirleniyor.

Her şeyin değeri ne kadar satıldığı ne kadar kişiye yayıldığı ile ölçülüyor bir nebze hak da veriyorum ama bunun niteliği öldürdüğü de apaçık ortada.

Gerçi bir taraftan Alvin Toffler 3. Dalga kitabında, içinde bulunduğumuz asrı 3. Dalga (tarım ve sanayiden sonraki bilgi asrı ) olarak niteleyip, bu asırda bütün kurum ve değerlerin yeniden sorgulanıp dönüşeceği noktasında da futuristik bir bakışla umut vermiyor değil ama onun da bir şartı var. Toffler bu durumu sanayi cemiyeti ile ilişkilendirip, içinde bulunduğumuz bilgi asrında, sanayi asrının mekanik ruhundan kurtulmak için insanın üç şeye, ihtiyacı olduğunu savunuyor.

Kendini içinde tanımlayabileceği bir cemiyete, sağlıklı bir yapıya ve yaşamına değer katacak bir anlama (inanç, hedef vs.)…

Mevcut eğitim bize bunların hangisinde yardımcı oluyor?

Tek gayemiz var tutunmak… Ve maalesef, nehirde hızla sürüklenen bir saman tanesini andıran günümüz insanının neye tutunduğu ile ilgili çok da tasavvuru yok.

Hızla sürükleniyoruz. Dönüşen, şekil değiştiren her şeye uyum sağlamasak da sağlamış gibi yapıyoruz. Anlaşılamayan işleri anlamış gibi kabulleniyoruz.

Bu konuda genelleme yapmaktan çekinmeme lüzum yok. Misal, eski insanlar umumiyetle yavaş yürürdü, aheste aheste konuşur, ağır dururlardı. Şimdi ise şehrin metrolarındaki, kaldırımlarındaki hengâme, konuşmalardaki neden-sonuç eksikliği hep bu hızdan.

Hayat çok kısa ama bizler, kendi değerlerimiz için değil de Ivan Illich’in tâbiriyle ‘kurumsallaştırılmış değerler’ için çalışan elemanlar gibi tekdüzeleşiyoruz ve çok enteresandır bu yolda bazen sağlığımızı, bazen itibârımızı, hatta insanlığımızı kaybettiğimiz oluyor.

Mutsuz başaranlar türüyor. Rahatını, huzurunu düşünen ve büyük büyük sözler etmeden, hayatı çözdüğünü gördüğüm insanlara gerçekten imreniyorum.

Geçenlerde bir ibret hadisesi olarak işitmiştim.

Zamanında Kuzguncuk vapur iskelesinde mesire alanına gitmek için vapura yetişmeye çalışan bir grup Kuzguncuk sakininden birisi, geride kalan Mişon’a seslenir.

-Haydi Mişon vapur kalkacak!

Mişon cevap verir:

“Aman bee, bulunur başka vapur, bulunmaz Mişon’un kalbi.”

Hızla dönüşen, anlaşılmaz dünyanın bu beklenmedik işlerine verilecek en güzel cevap bu olsa gerek.

Kelambaz

Tarih • Kültür • Edebiyat • Fikir • Aktüalite

Yorum Yaz

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.