Anasayfa Tarih

1928 Dini Islah Beyannamesi Vakası

PAYLAŞ

20-21 Haziran 1928 tarihli Son Posta ve Vakit gazeteleri “Dini Islah” adlı bir beyanname neşretti. Gazeteler haberi şöyle veriyordu: “Dinimizde yeni hayâta, ilerlemeye uygun olarak yapılacak yenilikleri, İstanbul İlâhiyat Fakültesi profesörleri rapor hâlinde hazırlamışlardır.”

İsmi geçen kimseler ve tarihi vakalar beyannameyi doğruluyordu. Ancak Demokrat Parti kurulduğunda bir isim beyannameyi reddecektir.

 

Bu rapordan haberdar olunca peşinden Yusuf Ziya Yörükan’ın da bir mülakatını gördük. Tam 20 sene sonra verilen bu mülakat raporu reddediyordu. Bu muammanın detaylarına inince meselenin aslında ne kadar vahim bir tablonun parçası olduğu ortaya çıktı.

Raporun tam metnini araştırdık. Hem gazetelerde hem de Osman Nuri Ergin’in Türk Maarif Tarihi 5.cildinde, beyannamenin tamamı bulunmaktadır.

Raporu hazırlayan, kabul eden ilahiyat fakültesi profesörleri şunlardı:

İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Fuad Köprülü, Halil Halid, İsmail Hakkı İzmirli, Halil Nimetullah, Şerafeddin Yaltkaya, Mehmed Ali Aynî, Arapgirli Hüseyin Avni, Hilmi Ömer, Yusuf Ziya (Yörükan).

Dini Islah Beyannamesi

Dinî ıslahatımızın esaslarını tetkik ve tesbit etmek üzere içtima eden komisyonumuz bu babtaki ilmî kanaatini ber-vech-i zîr arzeder:

  1. Demokrasi sahasında tecelli eden muazzam Türk inkılabı, lisanî, ahlâkî, hukukî, iktisadî bütün İçtimaî müesseseleriyle başlıca iki man­zara gösteriyor. Birincisi; bütün içtimaî müesseselerin amelileşmesi, ikin­cisi; bütün içtimaî müesseselerin millîleşmesi(dir). Binaenaleyh cemiyetimi­zin hayatında ilme ve makûlâta ait olan bütün mevzular akim ve ilmin salahiyeti ile idare edildiği gibi millî hayata ait olan bütün faaliyetlerde infiradçılıktan kurtulmakta ve millî tesanüde dahil olmaktadır.

Türk inkılabı lisanda, ahlâkta, hukukta, iktisatta, sanatta yaptığı bü­tün tahavvüllerin mebdeini ilmin makûliyetinden ve millî hayatının fezyinden almıştır.

  1. Din de içtimaî bir müessesedir. Diğer İçtimaî müesseseler gibi hayatın zaruretlerine katlanmak, tekâmülün seyrini kovalamak mecbu­riyetindedir.

Bu tekâmül gerçi dinimizin tabiat-ı esasiyesi haricinde olmayacaktır. Fakat bununla dinimizin ilmî, İktisadî ve bediî emirleri her ne olursa olsun bütün eski şekillere ve eski örflere merbut ve tekâmül kudretinden mahrum kalacağını düşünmek hatadır. Binaenaleyh Türk demokrasisin­de din de muhtaç olduğu inkişafı(gelişmeyi) ve hayatiyeti göstermelidir.

  1. Böyle bir ıslahat imkânı mevcut olmakla beraber bunu sırrîlerin lâ-aklî ve fevrî olan tesirlerinden beklemek bugünkü cemiyetlerin şart­larına göre bir imkânsızlıktır. Dinî hayat da ahlâkî ve iktisadî hayat gi­bi ancak ilmî tefekkürler ve ilmî usullerle bast ve ıslah edilmelidir ki, diğer müesseselerle hem-âhenk bir surette hususî ve şahsî feyzini verebilsin. Bu ıslahat için encümenimizin tasavvur ettiği tedbirler şunlardır:

Evvelâ ibadetin şeklinde: Mabetlerimiz temiz, muntazam, kâbil-i iskân bir hale getirilmelidir. Mabetlerde sıralar, elbiselikler tesis edil meli ve temiz ayakkabılarla mabetlere girilmesi terviç edilmelidir. Bu, dinî ıslahatın ibadete ait olan sıhhî şartıdır.

Saniyen ibadetin dilinde: İbadet lisanı Türkçe olmalıdır. Âyetlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul ve istimal edilmelidir. Bunlar yalnız hafızanın sermayesi olarak değil mektûb ve muharrer olarak da­hi istimal edilebilmelidir ve mabetlerde bu esasta teşkilat yapılmalıdır.

Sâlisen ibadetin sıfatında: İbadetlerin son derece bediî, müheyyic, derunî bir şekilde yapılması temin edilmelidir. Bunun için usul dairesin­de teganniye müstait müezzinler, imamlar yetiştirmek lazımdır. Ayrıca mabetlere mûsikî aletlerinin kabulü dahi lazım gelir. Mabet­lerde İlâhî mahiyetinde asrî ve enstrümantal mûsikîye katî ihtiyaç vardır.

Râbian ibadetin fikriyatında: Hutbelerin matbu şekilleri kâfi de­ğildir. Hitabet kıraattan ayrı bir şeydir. Hutbelerde mühim olan mahi­yet doğrudan doğruya ilmî yahut İktisadî fikirler değil, doğrudan doğ­ruya dinî olan kıymetler ve murakelerdir (?).

Bunu verebilecek insanlar hitabete muktedir din feylesoflarıdır. Bu mertebede hatiplerimiz İlâhiyat Fakültesi vasıtasıyla kâfi miktarda yetişinceye kadar hariçte mevcut olan din mütefekkirlerinden ve din fey­lesoflarından istifade etmek lazımdır. Bunlar haricinde yapılacak hizmet din edebiyatının ve din felsefesinin tesisidir.

Bu maksadı eski şekli ile ne doğrudan doğruya ilm-i kelâm, ne doğ­rudan doğruya tasavvuf temin edemez. Asıl mühim olan şey ne Kur’an-ı Kerim’in Türkçesi ne de bu Türkçesinin tasnif ve tensik edilmiş şekli­dir. Mühim olan şey Kur’an’ın ve İslâm dininin beşerî ve mutlak mahi­yetini gösteren felsefî bir rü’yettir. Şimdiye kadar bu yapılamamıştır. Kur’an-ı Kerim bu gözle görülüp kuvvanî bir zekâ ile anlaşılmadıkça akl-ı mahz ve mantık-ı mücerret ile anlaşılamaz.

Bütün ıslahatın tahakkuku için ilmî bir merkez tarafından vücuda getirilecek olan tatbikat projesinin ihzarı lazım gelir. Bu ilim merkezi İlâhiyat Fakültesi’dir.

Türk inkılabı bu fakülteyi vücuda getirmekle bu ihtiyacı tesbit et­miş oluyor. Fakültemiz üç senelik ilmî tedriste tecrübeleri neticesinde Türk cemiyeti için hayırlı ve şerefli olacağına kani bulunduğu bu ıslahat kanaatına vasıl olmuştur.

  1. Bunun olanca salahiyetle, salahiyettar makamlara arz etmekle millî fayda olacağına da ayrıca kaniyiz .

Türkiye’nin siyaset-i âliyesini ala­kadar eden ve bütün İslâm memleketleri için yaratıcı bir tesir yapmak iktidarında olan bu ıslahat esasları kabul ve tasvip edilirse Fakültemiz daha mufassal ve daha âlemşumül hizmetler ifa etmek iktidarını dahi gösterecektir.

Ezcümle âyinlerin[ibadetlerin] sıhhileşmesi, Türkçeleşmesi, bediileşmesi, felsefileşmesi hususundaki tekliflerin cihet-i tatbikıyesini ve ameliyesini tafsil edeceğiz. Bu babta kitaplar, makaleler neşredeceğiz. Umumi dersler ve konferanslar açacağız ve Türkiye’de mevcut dinî memurların terbiye-i meslekiyesini temin için meslek kursları tesis edeceğiz. İlân edilen gün­ler ve saatlerde Türkiye’nin büyük camilerinde cuma hutbelerini bizzat eda edeceğiz. Ayrıca Fakülte mecmuası vasıtasıyla bu ıslahatın ilmi mü­talaalarını ve ilmi mülahazalarını neşredeceğiz.

Bu suretle yeni Türkiye din sahasında yalnız yeni bir vicdan inti­bahının değil, bütün esir ve geri olan İslâm kavimlerinin hürriyet ve terakkisinin de bir mürşidi olabilecektir.

Ancak bu suretledir ki Cumhuriyetin bir ilim müessesesi olan İstan­bul Dârulfunûnu İlahiyat Fakültesi vatana karşı borçlu olduğu medenî ve asrı vazifeyi yapmış olacaktır.

20 Sene Sonra Bir Mülakat

Beyannamede bildirilen politikaların uygulanmasından tam 20 sene sonra, 1947’de Yusuf Ziya Yörükan bu raporu tenkid eden bir mülakat veriyor. CHP’nin ve Demokrat Parti’nin din ve dindarlık kavgası yaptığı hengâmda bu mülakat oldukça manidardı. Yusuf Ziya Bey, Diyanet İşlerinde vazifeler almış, modernist bir isimdi. Sözleri bir çok yanlışlar, tenakuzlar ve muğlak ifadeler barındırmasına rağmen “bir geçmişi aklama vesikası” olarak sunuluyor. Bilhassa İslamcı çevreler, raporda geçen isimleri temize çıkarmak gayesiyle bunu bir çarpıtma malzemesi yapmaktadır.

Yörükan “bize emrivaki yapıldı, hiçbirimizin imzası yoktu. Böyle bir komisyon da olmadı. Gazeteler yanlış yazıyor” diyor. Hâlbuki ne yazının neşrinden sonra ne de Yusuf Ziya’dan başka yazılanları reddeden bir isim çıktı. Gazetelerde hiçbir tekzip metni, beyanı yayınlanmadı. Yusuf Ziya Bey mülakatta detaylara inmekten kaçınıp, sualleri geçiştiriyor.

Geçmişi aklama maksatlı olduğu gazetecinin ilavelerinden de anlaşılıyor. Aslı olup olmadığı meçhul bir Atatürk hikâyesi ile delil üretiliyor. “Bizim işittiğimize göre bu mesele gazetede intişar edince Saray’da büyük bir hiddet ve infial husule gelmiş. Atatürk, reise çok şiddetli sözler söylemiş: ‘Siz kim oluyorsunuz da böyle boyunuzdan büyük işlere kalkışıyorsunuz!’ demiş.” Onun üzerine mevzuyu kapatmışlar, deniliyor. Yörükan, “Biz de böyle işitmiştik. Bu husus hakkında da Fuad Köprülü size esaslı malumat verebilir” diyor.

Halbuki böyle bir malumat hiç verilmedi. Asıl can alıcı nokta ise son kısımda:

(Gazeteci) – Son bir sual daha: Tasarlanan bu dini ıslahat esasları hakkında fikriniz nedir?

(Yusuf Ziya)- Müsaade ederseniz bu bahsi burada bırakalım. Onu da başka zaman konuşuruz.

Beyannameye kimler karşı çıktı?

Evvela bu beyanname devrin dine bakış açısını yansıtmaktadır. Ayrıca beyannamede ismi geçenler eserleriyle buradaki kararları destekleyen kimselerdir. Osman Nuri Ergin de bir komisyonun resmen kurulmadığını ifade ediyor. Nitekim böyle resmi bir komisyon olsaydı bilinirdi. Buna gerek de yok. Komisyon gayr-i resmi şekilde kendiliğinden tesis edilmişti. Ergin, dini ıslah raporunu şöyle sunuyor: “Yalnız elimizde bir tek mühim vesika var. O da İstanbul Darülfünunun İlâhiyat Fakültesi müderrisler meclisinin bir mazbatası müsveddesidir. O mazbata şudur:”

Yani ıslah hareketinin nasıl, hangi hususlarda ve kimlerle yapıldığı bilinmektedir. Dediğimiz gibi bu beyannameyi ismi geçen kimseler reddetmedikleri gibi, tekzip yayınlamamış, bu politikalar tatbik edilirken de muhalefet etmemişlerdi.

Bu metni İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun kaleme aldığı söyleniyor. Gayr-i resmi bir komisyonun olduğu, bu metni ilahiyat hocalarının kabul ettiği ancak kesin kararlar alınmadan gazetelerden biri müsveddeyi neşredince mevzunun üstü kapatıldığı anlaşılıyor.

Başbakan Yaltkaya’nın Tasdiki

Bütün bunları bir dönem tek parti milletvekilliği ve başbakanlık yapan Şerafeddin Yaltkaya’nın şu ifadelerinden anlıyoruz:

“Şu satırları yazdığım dakikaya kadar çözülememiş olan bu muammanın düğümünü son günlerde Profesör Şerafeddin Yaltkaya lütfen ve tesadüfen bir konuşma sırasında çözdüler ve hâdiseyi şöyle anlattılar:

Terbiye Müderrisi İsmail Hakkı, müderrisler toplantısında bir kaç kere Atatürk bizden bir şeyler bekliyor hattâ istiyor, diyor ve beklenen şeyi de kısmen anlatıyordu. Bunları son bir defa daha bahis mevzuu ettiği zaman,

Pekâlâ! Önce bir komisyon bu meseleleri bir rapor halinde tespit etsin de onun üzerinde konuşalım denildi. Bir kaç gün sonra yine toplandığımız zaman elimize hazırlanmış olan raporun birer sureti verildi. Münderecatına muttali olunca bilhassa namazın şeklinin değiştirilmek istendiğini gördüm. Halbuki Peygamberimiz, “Namazı benden gördüğünüz gibi kılınız” buyurduğu için kavil ve fiili Peygamberiye aykırı düşen bir mazbatanın altına imzamı koyamazdım. Müderrisler toplantısında bu mesele çetin münakaşaları mucip oldu. Çokluk, kabul tarafında idi. Bununla beraber o toplantıda bir karar verilmeden dağıldık, mesele aynı zamanda matbuata da aksetmişti. Gazeteler bunu merakla takip ediyorlar ve mütemadiyen soruşturuyorlardı. Fakat müspet ve doyurucu bir cevap alamıyorlardı. O sırada gazetenin birisi mazbata müsveddesini neşredince artık inkâra da mecal ve mahal kalmadı.” (Ergin, sf.1964)

Görüldüğü gibi Saray’ın da teşviki ile bir heyet toplanıyor, kararlar alınıyor. Çoğunluk kabul etmek istiyor. Ancak birkaç kişinin itirazı olduğu için erteleniyor. Detaylar halledilip o birkaç kişi de ikna edilince belki fakülte mecmuasında neşredilecekti. Ancak bir kaç gazeteci beyannameyi elde edip vaktinden evvel neşredince, hem Saray’dan bağımsız hareket edildiği için hem de mesele alevlenmesin diye üstü örtülüyor.

Netice

Halbuki Yusuf Ziya Yörükan, “hiç böyle bir heyet toplanmadı” diyordu. Yaltkaya ise “toplandı, çoğunluk kabul etti, birkaç ihtilaf sebebiyle erteledik” demektedir. O devrin gazeteleri beyannameyi neşrettikten sonra hiçbir tekzip metni yayınlanmadığı gibi kimseden de hilafına bir söz, yalanlama sadır olmuyor. 20 sene sonra tek parti devrinin bittiği bir zaman diliminde, Yörükan’ın çıkıp da bu mülakatı vermesinin tamamen politik sebeplere dayandığı söylenebilir.

İsmi geçenlerden Mehmed Ali Aynî, İlahiyat fakültesinin dini ıslahatlar için toplandığını, bir çözüm arayışı içinde bulunduğunu, görüşmelerin neticesini buna benzer raporlar halinde Diyanet İşleri Başkanlığına gönderildiğini söylüyor. Aynî’nin bu beyanlarını nakleden Osman Nuri Ergin, sonrasında meseleyi şöyle hülasa ediyor:

“İşte münakaşa mevzuu olan rapor bu sırada ortaya çıktı ve ondan dolayı ehemmiyetle münakaşa ve müzakereye başlandı. Fakat Atatürk bunu niçin böyle yaptı? Acaba efkârı umumiyece fena karşılanacağından mı çekindi? Yoksa henüz zamanı gelmemiş ve zemin hazırlanmamış mıydı? Yahut her inkılâbı bizzat kendisi yaptığı için bunda İlâhiyat Fakültesinin önayak olmasını hoş mu görmedi? Hâsılı buraları anlaşılamıyor ve izah eden de bulunmuyor.

İlâhiyat Fakültesi profesörlerinin ileri sürdükleri yenilik ve ıslâhat çarelerinin çoğu esasen halledilmiş, yalnız bunların bir kısmı camilere girmemişti…”

Netice olarak “1928 Dini Islah Beyannamesi” vakası Cumhuriyet tarihine ışık tutan bir vesika olarak yerini almıştır. Beyanname kararlarına imza atılıp atılmadığının herhangi bir ehemmiyeti bugün için yoktur. Zikredilen isimler, eserleriyle zaten o devirdeki dini reformların öncüleridirler. Ayrıca kararların hepsi fiilen hayata geçirilmeye çalışılmış, bazısı başarılı olmuş bazıları da geçici süreyle tatbik edilebilmişti. Mesela; Tek parti iktidarının sona ermesiyle ezan aslına dönmüş, ancak hutbe aslına iade edilmeyip, Türkçe olarak kalmıştır.

Bu beyannamedeki kararların her biri bugün farklı gruplar arasında fikri, itikadi zemine oturmuştur. Dolayısıyla beyannamenin yayınlandığı günlerdeki maksadının bugün de meyvelerini verdiği görülüyor.

Kaynaklar:

Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi – V, sf.1258-1265, 1977

İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi 2,

 

 

 

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

WordPress spam blocked by CleanTalk.