Anasayfa İktibas

Bir İngiliz Genç Kızın Gözünden Osmanlı Hayatı

PAYLAŞ

“…Gerçek “Türk Efendisi” her yönüyle güvenilecek tam bir insan, sürdürmek zorunda oldukları fakir hayat dikkate alınırsa, çok değer kazanan güçlü kişilikleri, cana yakın tavırları ile ağırbaşlıydılar.” – Dorina L. Neave

Not:

Sultan II. Abdülhamid dönemi Türkiye’sinde, yaklaşık 26 yılını İstanbul’da geçirmiş olan, İngiliz büyükelçisinin kızı Dorina L. Neave’in kaleme aldığı hatıralar vaktiyle Tercüman Yayınları arasında neşredilmişti. “Eski İstanbul’da Hayat” adıyla basılan eser daha sonra başka bir tercümeyle Dergah yayınları tarafından da neşredildi. “Sultan Abdülhamid Devrinde İstanbul’da Gördüklerim” isimli kitapta bir Batılı genç kızın gözünden o devre bakmanızı sağlıyor.

Burada yetiştiği İngiliz yaşantısı ve gençlik heveslerinin tesiriyle Sultan Abdülhamid hakkında çok kötü bir tablo çizdiğini görüyoruz. Her ne kadar İstanbul’da doğmuş olsa da konsoloslukta dışarıya kapalı, İngiliz mürebbiyeler ve ebeveynler tarafından yetiştirildiğini unutmamak gerekiyor. Tabi hem Türk-İslam devlet kültürüne yabancı oluşu hem de yapılan propagandaların tesiriyle Sultan Hamid’i hoş görmesi beklenemez.

Ancak zekası ve dikkatli gözleriyle Osmanlı cemiyet hayatı hakkında çok güzel tespitlerde bulunduğu görülüyor. Ayrıca yorumsuz şekilde gördüklerini nakletmesi de tarihe ışık tutmaktadır. Hatıralarını inceleyerek bir yazı hazırlayan @tarihmedeniyet yazarı #mürekkeb kardeşimizin yazısını iktibas etmek yerinde olacaktır. Sözü daha fazla uzatmadan Dorina Neave’in İstanbul cemiyet hayatına dair seçilmiş bazı tespitleriyle sizleri başbaşa bırakıyoruz:

Hatıra

İster hatıra, ister günlük, ister anı; adına ne dersek diyelim, satırlara aktarılan yaşanmışlıklar her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Çünkü o kağıtlarda mevcut olanlar, yalnızca kurumuş mürekkepten ibaret değildir. Oralarda nice sevinçler, nice hüzünler, nice arayışlar ve nice beklentiler yer almaktadır. Bunun gibi; hatıra okumak, yazarın hayal dünyasına girmek ve sadırdan satıra aksedenleri seyretmektir. Ayrıca yazanın da bunların bir zaman okunabileceği ihtimalini düşünmesi, hiç şüphesiz ona da ayrı bir heyecan verir. Nitekim son dönemde yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hatıralarında –her ne kadar okuyucularında bir hayal kırıklığı yaşatsa da-  yer alan şu tespit, satırların sahibinin ruh halini dillendirir: “Bu defteri seviyorum. Benden sonra okunacağını düşünüyorum. Hoşuma gidiyor…”

Neave, her ne kadar İstanbul’da doğmuş ise de, en nihayetinde dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda onun İngiliz ahlakı ile yetiştiği bir vâkıadır. Bunun yanında hatıralarını İngilizce yazmış olmasına rağmen, yaşadığı çevre dolayısı ile Türkçe’yi de bilmekte ve rahat bir şekilde konuşabilmektedir.

Kadınlarda selamlaşma ve ikram

Türk ailelerinden çok sayıda arkadaşı olmuştur ve hatta bir arkadaşının düğününe bile katılmıştır. Davet edildiği her vakitte, Türk kadınlarının evlerine gitmiş ve bazen yaşadıklarını da hatıralarına eklemiştir.

Bir Türk hanımı, misafirlerini çok kibar bir şekilde karşılardı. Her misafir kapıda “Buyrun”larla karşılanır, ev sahibesi eliyle yere, dudaklarına ve alnına dokunarak selam verirdi. El sıkmak, yabancıları karşılamak dışında benimsenmemişti. Misafir oturunca, konuşma başlamadan önce bir kez daha selamlaşırdık.

Türk kadınlarında dikkat ettiği bir hususiyet ise onların elleriydi. Yazara göre manikür sahasında Türk kadınlarından daha ileri bir millet yoktu. Onların ellerine olan hayranlığına yine hatıralarında yer verir:

“Türk kadınlarınınkiler kadar güzel ve manikürlü elleri başka hiçbir yerde görmedim. Bu sanatta gerçek bir başarıya ulaşmışlardı. Tüm manikürlerini, kendileri yapıyorlardı. Yalnız halk tabakasından kadınlar, bizim ülkemizin yüksek tabakasından kadınların, son yıllarda moda olan kırmızı tırnaklarıyla, Şarklıları dehşete düşürmeleri gibi, kiremit rengi kına ile tırnaklarını boyamaktaydılar.”

Türk Efendisi

Türk erkeklerini de tasvir ederken şunları söyler:”Türk dostlarım arasında çok hoş ve zeki birçok arkadaşımız vardı. Türkleri yakından tanımak zevkine varan herkes gibi, ben de onlara karşı engin bir sevgi beslerdim. Gerçek “Türk Efendisi” her yönüyle güvenilecek tam bir insan, sürdürmek zorunda oldukları fakir hayat dikkate alınırsa, çok değer kazanan güçlü kişilikleri, cana yakın tavırları ile ağırbaşlıydılar.”

Yukarıda da belirttiğimiz üzere Dorina L. Neave, bir arkadaşının düğününe davet edilmiştir. Bu tip düğünlerde her ne kadar yabancı bir kişi olması hoş karşılanmasa da söz konusu durum yazar tarafından belirtildikten sonra, ilerleyen dakikalarda konuklar tarafından bu çekingenliğin aralarında geçen kadınsı bir irtibat ile yakınlığa dönüştüğü fark edilir. Bu sefer yazımızı, Dorina Neave’in davet olunduğu düğündeki edindiği izlenimler ile sonlandıralım:

Türk düğünlerine katılmak için, büyük bir arzum vardı. Bu yüzden yakın kız arkadaşlarımdan biri, beni özel misafiri olarak düğününe davet edince, çok sevinmiştim. Umumiyetle üç gün süren eğlenceler boyunca gelinin evi, halka açıldığı halde, bu düğünlere katılmak kolay değildir. Seyirciliği hiç de iyi karşılanmayan Avrupalı’ya düğünlerde duracak yer bile ayrılmazdı. Ama hususiyetle gelin ile damadı uzun yıllar tanımış olmam ve yakın arkadaşları bulunmamdan ötürü, düğünlerinde yadırganmadım. İkisi de birbirlerini çocukluktan beri tanıyorlardı. Bu sebeple bütün âdetlere uyulduğu halde, yine de olağan bir Türk düğününden farklı bir merasime şahit oluyorduk.

Düğün günü saat dokuzda evlerine gittiğimde, gelinin evi, arkadaşları ve akrabalarıyla çoktan tıklım tıklım doluydu. Binbir güçlükle, kapısı ürkütücü görünüşlü bir haremağası tarafından korunan hareme girdim ve oradan gelin için ayrılmış kadınların bulunduğu salona geçtim. Birkaç arkadaşımın da yanıma gelmesiyle, kendimi daha rahat hissettim. Tanımadığım bazı hanımlar elbiselerimizin kumaşlarını elleyip, fiyat tahmini yapmaktan büyük zevk duyuyor olmalıydılar. Onların bu merakını, aynı merakla karşılamamızdan cesaret alarak, saçımın boyalı olup olmadığını, bir kız arkadaşımın allık kullanıp kullanmadığımı anlamak maksadıyla her tarafımızı yoklarlarken, biz gülümseyerek onları bekliyorduk. Öğrenmek istedikleri hususu, saçımın boyasız olduğunu ve kız arkadaşımın allık kullanmadığını açıklığa kavuşturunca, memnun olup “Maşallah” mırıltılarıyla beğendiklerini belirttiler ve daha dostça davranmaya başladılar.

O esnada kalabalık birdenbire dalgalanmaya başladı. Herkes kalabalığın arasında geçmeye çalışan damadı görebilecekleri ön salona doğru koşuştu. Bazı kadınlar aralarında başı açık olduklarından, mendilleriyle başlarını örttüler. Annelerinin önünde birkaç dakika beraber kalacakları için, kapı açılıp da damat içeri girerken biz de sevimli gelini gördük. Sonra damat gelini dışarı çıkardı. Eşikte dururlarken, yeşil süvari üniforması giymiş yakışıklı genç adamla, yanı başındaki taze güzelliği içinde, misafirlere gülümseyen gelinin büyüleyici tablosunu, imrenerek seyrediyorduk…”

 

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here