Dünyanın tek süper gücü ve ikinci süper güç adayına 2 ay içerisinde gidince bir karşılaştırma olması cihetinden Çin notlarından sonra Amerika notlarını da yazmak istedim.
Amerika’yla benim ilk temasım çocukluğumun gizemli kişiliklerinden ailemizin Amerikalı dayısı ile başlar. Esasen babamın dayısı olan İbrahim dayımız, 14 yaşında hafızlık çalışırken babasından bir tokat yiyince soluğu Florya’ da bir Almanya uçağının bagajında alıyor. Sene daha 1950ler. 2-3 sene Almanya’da bir başına kalıp Almancayı da öğrenen dayımız o hızla bu sefer Kanada’ya uçuyor. Oradan da ver elini Amerika. Rahmetli babaannemin tabiriyle dölü İbrahim her sene Bayrampaşa’da aile apartmanımıza gelir Amerika’da neler olduğunu Türkiye’nin ne kadar zavallı olduğunu anlatırdı. Biz de ne büyük memleket diye dinlerdik. Girizgah için bu kadar yeter.
Amerika’nın garip vize prosedürlerini aşıp 10 senelik vizemi daha pandemi döneminde almıştım. Uluslararası bir traktör firmasının satın alma organizasyon daveti gelince New york aktarmalı Orlando biletimizi de alıp yola revan olduk. ABD yolculuğunun farklılığı havalimanı prosedürüyle başlıyor. ABD makamları bizim güvenlik kontrollerini yeterli bulmayıp ayrıca kendi anlaşmalı firmasına da güvenlik kontrolü yaptırıyor. Uçak yolculuğu gerçekten uzun. Önce New york sonra farklı bir iç hatlar firması ile Orlando aktarması yaklaşık 12 saat sürüyor.
Uçaktan çıkıp körüğe girdiğiniz anda bambaşka bir dünya sizi karşılıyor. Körüğün içinde sağlı sollu dizilmiş 8-10 kadar tekerlekli sandalye taşıyıcısı var. Siyah bir kadın, çocuk denecek yaşta genç bir hispanik, peşine de 70 yaşlarında bembeyaz wasp sınıfına mensup Amerikalı. Hepsi de aynı şartlarda aynı işi yapıyor. Biz ise oto yıkamada Türk görünce şaşırır olduk.
Pasaport kuyruğuna giriyorsunuz. Kuyruk hayli hızlı akıyor, devlet ne kadar güçlüyse o kadar rahat davranıyor. Pat pat basıp basıp alıyorlar içeri. Sağımda solumda farklı milliyetleri görüp siyahi pasaport kontrol polislerini de görünce aklıma tek şey geliyor. Hani imparatorluklar çağı bitmişti?
—
Havalimanında bir görevliye çıkışı soruyoruz. Adamın göğsünde Filistin rozeti var ismi İbrahim. Nereli olduğumuzu sorup gülümseyerek selam veriyor. Kapı önünde beklerken uberimiz geliyor. İki katım kadar İspanyol bir abla korkutucu dövmeleri ile city of god’dan fırlar gibi düşüyor önümüze. Hey maan. Bu ülke gezdiğim Avrupa ülkelerine hiç benzemiyor. Resmen havası kokan bir ülke Amerika. Her anı Amerikan imparatorluğunun gücünü hissettiriyor. Burada her şeyin büyüğü, fazlası ve iddialısı makbul. Hizmet olarak şımartılmak sıradan ama bahşiş beklentisi de yüksek. Bize yol boyunca ucuz alışveriş yerlerini tarif eden uber taksicisine bahşişini veriyoruz uygulama üzerinden.
Amerikan hayat tarzında büyük ve lüks her şey. Devasa pickupları hem günlük hem de kamyon gibi kullanıyorlar. Restorana gittiğinizde alacağınız herhangi bir menü bir şekilde devasa boyutlarda geliyor. Yemek bitirmek bir mesele. İçecekler de yine aşırı büyük. Nedenini çözemediğim bir şekilde klimaları bile çok soğuğa ayarlıyorlar. Orlando gibi sıcak ve yapış yapış bir şehirde elimde hırkayla dolaşıyordum. Keza klima gerçekten hasta edecek kadar soğuk.
Florida demişken gerçekten göletler ve timsahlar memleketi. Nispeten serin mevsiminde gitmemize rağmen yapış yapış. Kaldığımız otelde bir bölümde florida’nın meşhur timsahları da vardı. Gerçekten ürkütücü hayvanlar. Her yerde küçük göletler var. Böyle bir şehri ehlileştirip yaşanır hale getirmek başlı başına bir iş.
Uber hızlı ve nispeten ucuz şekilde her yere götürüyor. Amerika’da ülke içi mesafeler birbirine çok uzak. Bu sebeple ülke içi uçak ulaşımı çok yaygın. Havalimanının iç hatlarında adeta dolmuş gibi uçak kalkıyor. Pilotların da yolcularla aynı yerde uçakları beklemesi garip bir görüntü oluşturuyor.
——
Amerika için patronların yönettiği ülke desek yanlış olmaz. Avrupa ise her ne kadar Fransız devrimi garabetiyle yönetim elitini kaybetmişse de belki soyluluğa daha yakın denebilir. Belki de Marx’ın hayal ettiği gibi amelelerin yönettiği ülkedir Avrupa. Amerika’da ise money talks.
Orlando’da arabaların önünde plaka yok. Birisinin ben niye ön plaka takmak zorundayım ki deyip isyan bayrağı çektiğini hayal ediyorum. Burada mantıksız kurallara kanunlara isyan etmek devleti yıkmak manasına gelmiyor. Aksine yeri geldiğinde esneyen kurallar Amerikayı rüya ülke haline getiriyor. Sokaklarında uçakların inip kalktığı başka bir yer hayal edebilir misiniz?
Amerikan toplum düzeni şöyle özetlenebilir; devletin varlığına karşı gelme, diğer vatandaşların alenen hakkına girme, yedi göbek Amerikalı mısın, çinli misin, yamyam mısın hiç önemli değil. Çalış ve paranı kazan. Bu toplumda kimse kimseyle iyi manada da kötü manada da ilgilenmiyor. Ama işin bizim için acıtıcı tarafı şu ki insanlar birbirinden de korkmuyor, çekinmiyor. Selam verdiğimde borçlu çıkarım endişesi yok çünkü toplumda sınırlara riayet var. İkili ilişkiler, akraba ilişkileri hep bir sınır dahilinde gerçekleşiyor. Baba ile oğul da sınırlar içinde yan komşunuz da. Aman beni idare eder diye bir mefhum yok çünkü kimse kimseyi idare etmekle yükümlü hissetmiyor.
Devlete tapılmayan bu memlekette devlet de aksine çok güçlü. Ön planda gözüken özgürlük olsa da aslında havadaki koku kişilik hakları denen mefhumun gücü. Verdiği keyif ise her şeyin zirvesini hedefleyen “büyük güzeldir” felsefesinin “Show business” ile harmanı. Çocuğun evdeki odasına kapısını tıklayarak girmeyi fıkıh kitaplarına geçiren medeniyetimiz vardı ya hani. Devletin o çok âli menfaatleri söz konusu olunca hepsi kitaplarda kaldı.
———-
Florida eyaletine bağlı olan Orlando turistik bir bölge. Açık hava AVM’lerinde her türlü mağaza mevcut. Nike ve colombia mağazalarında Türkçe konuşanların olmasını yadırgamıyorsunuz. Bavullarıyla gelen instagram tüccarları görüntülü konuşmalarla onayladıkları siparişlerini bavullara tıka basa dolduruyorlar. Özellikle colombuia ve skechers Türkiyeye göre bedava. Distribütörlerin kazandığı çılgın paraları düşünmeyi bırakıp üç beş parça mont bot ile kışlık alışverişimizi ucuza kapatmaya çalışıyoruz. Türkler demişken gelişmiş iki ülkede iki Türk yanyana gelirse önce birbirini tartar, sonra aşağılayıcı bir bakış atar sonra da kaçarcasına uzaklaşır. Yine öyle oldu tabi.
Orlando’da gezilebilecek çok tesis var. Fakat en meşhuru Amerikan sinema endüstrisini size birebir yaşatan Universal Studios Orlando. İki bölümden müteşekkil bu tesisin sadece bir bölümünü sabahtan akşama zor gezebildik. Kişi başı bilet 100 dolardan başlıyor, değer mi derseniz kesinlikle değer. En meşhur film ve animasyonların platoları, ride tecrübeleri inanılmaz. Uzun süre şovun tesirinden çıkamadım. İnsanın başını döndürüyor. İzlediğim filmleri bu geziden sonra tekrar izledim. Her film için bir 3 boyutlu sinema veya trenli aksiyon planlanmış. O kadar gerçekçi ki arada gözlüğümü çıkarıp sağa sola bakma ihtiyacı hissettim. Şov bittikten sonra kapılar o filmin hatıralarının satıldığı mağazalara, cafelere açılıyor. Şov nasıl yapılır, ticarete nasıl dökülür dersini alıyorsunuz. Burası başlı başına bir yazı konusu ama bolca videolar da olduğundan kısa kesmem daha doğru.
Son söz olarak, Amerikan vatandaşlığı olan birinin dünyanın geri kalanında CIA’nin ne yaptığını pek dert edeceğini düşünmüyorum, günlük hayatlarına tesiri neredeyse yok, muhtemelen haberleri bile yok. Ne diyelim, Amerika hâlâ rüya memleket.





"Genç Vicdânın Sesi"
Yorum Yaz