Anasayfa Hikmet

Bir Hegel Cümlesi ve İslâm Dininde Aklın Yeri

PAYLAŞ

Yazar Mehmet Hasan Bulut geçtiğimiz günlerde Twitter’da şu cümleyi paylaştı: “Hegel der ki; insanı hayvandan ayıran fark dindir.”

Bu tweete karşılık, “İnsan ve hayvan arasındaki fark, akıldır… Halt etmiş gavur! Canlı cansız her mevcudat zikrederken hayvanlara dinsiz denilemez…” gibi cevabî tweetler geldi. Evvelâ hayvanların dini yoktur diye başlayalım. Muhakkak ki canlı cansız varlıklar da Rabbini ve Peygamber Efendimizi (aleyhisselam) bilir. Yalnız din bir kurallar bütünüdür ve insanlara lazımdır. Aklı başında olmayanlara ve hayvanlara değil. Onlar bu kurallardan muaftır, öldükten sonra yok olacaklardır. Bu sebepten yazar Bulut’un paylaştığı Hegel cümlesinin tenakuz içermediğini görüyoruz. Tabii ki binlerce İslâm âlimi varken Hegel’i kılavuz belleyecek değiliz. Aynı şekilde Decartes’tan sonra rasyonalizmi (akılcılık) en tepe noktaya vardıran bu filozofun “aklı” değişmez, tek güvenilir kaynak olarak göstermesinin felsefi bir saçmalık olduğunu biliriz. Bir Müslüman olarak Hegel’in hakikate (dine) sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ve mutlak dinin Hristiyanlık olduğu iddiasını da tasdiklememiz söz konusu olamaz.

İslâm dininde ilim kıymetlidir. Hegel gibi Müslüman olmayan filozof, yazar veya herhangi bir insanın dine, akla, ahlâka mugayir olmayan sözlerini topyekûn reddetmek emredilmemiştir. Üstelik gayrımüslimlerin fikirlerinden istifade etmek, dine ters olmayan ilim ve bilimleriyle medeniyete fayda sağlamak, onların dağarcıklarındaki faydalı bilgiyi, kendi dağarcığındaki havuza dâhil etmek tavsiye edilmiştir. “İlim Çin’de de olsa alınız!” hadis-i şerifi meşhur bir hadistir. İslâmiyet Müslüman olmayanlara kalben meyletmeyi, methetmeyi, gönül vermeyi, dinlerine mahsus şeyleri yapmayı, küfre sebep olan hallerini, sözlerini beğenmeyi yasaklamıştır sadece. Buğd-i fillah (Allah düşmanlarını Allah rızası için sevmemek) denilen bu husus doğru imanın alâmeti olarak bilinir. Fakat dinimiz gayrımüslimleri kalbe sokmayı yasakladığı gibi yüzlerine karşı sert davranmayı, ezâ etmeyi de men eder.

İnsanın Hayvani Tabiatı

Tekrar akıl mevzusuna gelirsek;

İslâm âlimleri aklın teferruatlarını kitaplarında bahis mevzusu etmişledir sıkça. Geçtiğimiz asrın âlimlerinden Esseyyid Abülhâkim Arvasi Efendi (kuddise sirruh) “akıl yalnız Allâhü Teâlâ’nın varlığını ispat etmekte biraz iş görür” buyurarak, aklın tek başına insanı “hayvanî” yaşantıdan kurtaramayacağını bildirmiştir. Âlimler aklın teferruatlarını anlatırken bu varlığı iki kısma ayırmıştır: Selim akıl ve sâkim akıl. Selim akıl iyiye, güzele, hak dine götürür. Sâkim akıl ileriyi göremeyen, yanılabilen akıldır. Hayvanî tabiat ancak dini kaideler ile disiplin altına alınır.

Her insan yaradılışı icabı bir inanç sistemine bağlanmaya ihtiyaç duyar. Karşılaştığı bazı meseleleri fizikî kurallara oturtamaz ve metafiziğe temayülü olur. Rabbimiz yarattıklarını en iyi bilendir şüphesiz. İnsanın fıtratını hak dini İslâmiyet’i kabule uygun yaratmıştır. Hadis-i şerifte de “Bütün çocuklar Müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Daha sonra bunları ana-babaları Hristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar.(Taberanî)” buyrulmuştur.

Bildiğimiz üzere İslâm dairesine girmek için teslim olmak, dinin akâid, fıkıh, ibadet, muamelat, ahlâk kısacası bütününü akıl yürütmeden kabul edip kâlben tasdik etmek lazım gelir. Akla uygun geldiği için iman etmek Aydınlanma ile başlayan Rönesans dönemindeki akılcılar gibi aklı tek ölçü görmeye sebep olur ve o iman, iman olmaktan çıkar.

Aklı Kullanmak

İman ederken akıl ile sorgulama yapılmaz fakat emirlerin hikmetlerinin araştırılmasında mahzur yoktur. İslâmiyet iman ettikten sonra aklımızı kullanmaya da ehemmiyet verir. Tercihlerimizin üzerinde -fayda/zarar bağlamında geri dönüşü bakımından- düşünmemizi ister. Bu sebepten aklı örten, kontrolümüzü hislerimize teslim eden müzik, zina, alkol, kumar gibi işleri, irade-i cüz’iyemizi bu haramlara sevk edecek yolları yasaklamıştır. Hatta büyük günahlar listesinde olmasa da satranç, futbol (umumî olarak spor), şehveti harekete geçirici şiir-yazı gibi faaliyetler de uygun görülmemiştir. İslâm dini haram menşeli geçici ve sonradan büyük tahribata yol açan hazlardan uzak tutmakla daimi bir huzur temin eder insana. Dünya ve ahiret rahatlığı ancak ve ancak vahiy yoluyla gönderilen bu ilahi hükümlere tâbii olmakla kazanılır.

Yazıyı yine Abdülhâkim Arvasi hazretlerinin mektubundan bir parçayla bitirelim: Akıl bir kuvve-i derrâkedir. Yani anlayıcı bir kuvvettir. Hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt etmek için yaratılmıştır. Bunun için hakkı bâtıl ile karıştırabilecek olan insanda, cinde ve meleklerde akıl yaratılmıştır. Müminlerin dinî aklı ve dünyevî aklı olduğu gibi, kâfirlerin de dinî ve dünyevî aklı vardır. Kâfirin dünya işlerine eren aklı, ahiret işlerine eren aklından üstün olduğu gibi, müminin ahiret işlerini anlayan aklı dünya işlerini anlayan aklından üstündür. Fakat bu hâl devamlı değildir. Dünya geçer, biter. Geçici işlere yarayan akıl, devamlı olan, bitmeyen işlere yarayan akıldan daha kıymetli olamaz.

3 YORUMLAR

  1. Sitede daha önceden yayınlanmış “Doğru Bilginin Kaynağı” başlıklı yazıda İmam Gazali hazretlerinden iktibasla İslamiyet’te aklın yeri ve aklın mahiyeti hususunda çok güzel bilgiler var. Bu yazının ardından o da okunabilir.

    Hegel’in “İnsanı hayvandan ayıran fark dindir” çıkışı üzerinde düşünülmeye değer. Son 200 yıl batı fikir dünyasına damgasını vuran Hegel’in bu sözünden nedense hiç bahsedilmez. Konuya ilginç bir sözle başlayıp güzel bir zaviyeden devam ettirmişsiniz, elinize sağlık.

    İlk paragrafta bahsettiğim yazı için: https://www.kelambaz.com/dogru-bilginin-kaynagi-nedir/

  2. Yazınızı beğendim elinize sağlık. Ayrıca iman ederken aklı kullanmak kısmına ek ve faydalı bir bilgi olarak aklıma gelen, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ının 3. cild 36. mektûbunda yer alan bir kısım var. Bunu buraya eklemek istedim:

    “… Önce, Peygambere inanmak, Allahın Peygamberi olduğunu tasdîk etmek lâzımdır. Böylece, Onun bildirdiklerinin hepsinin doğru oldukları kabûl edilmiş olur. Şeklerden, şübhelerden kurtuluş nasîb olur. Dînin temeli, Peygambere inanmakdır. Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini, hep doğru söylediğini aklın kabûl etmesidir. Akl, bu temel bilgiyi kabûl edince, Peygamberin bildirdiklerinin hepsini kabûl etmiş olur. Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Allah tarafından gönderildiğini, Allahın bildirdiklerini haber verdiğini kabûl etmemiş olan bir akla din bilgilerini birer birer inandırmak çok güç olur. …”

    “… Peygamberlerin Allah tarafından gönderildiği ve hep doğru söylediğini uzun uzun düşünüp kabûl ve tasdîk etdikden sonra, Onun yolunda, izinde bulunan, herşeyde Ona uyan bir kimse, herşeyi düşünerek yapmış ve hepsinde akla uymuş olur. Peygamberin her sözüne uyması, akla uymak olur. İnsanın aklı, birşeyin var olduğunu anlar, kabûl ederse, o şeyden meydâna gelen ve o şeyi meydâna getiren parçaların da var olduklarını anlamış, kabûl etmiş olur. Bu parçaların herbirinin var olduklarını ayrı ayrı inceleyip, düşünüp anlamasına lüzûm yokdur. O şeyin var olduğunu inceleyip kabûl etmiş olduğu için, o parçaların hepsini de inceliyerek kabûl etmiş sayılır. …”

    İşte aslında bu sebeple, Allahü teâlânın varlığını, birliğini ve gönderdiği Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” kesinlikle doğru söylediğini akılla anlayabildikten sonra, onların bildirdiği her şeyi tek tek akılla ispata gerek kalmamaktadır.

  3. Yazıya ve Ek bilgiye ilave olarak;
    Şevâhid-ün Nübüvve: Peygamberlik Müjdeleri kitabında buyurulduki;
    “Ma’lûm ola ki, islâmın şartlarının birincisi, kelime-i şehâdet getirmekdir. Ya’nî “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü” demekdir. Hakîkî îmân, bu iki husûsun ma’nâsına cân-ı gönülden kesin olarak inanmak, tasdîk etmekdir. Ya’nî, evvelâ Hak Sübhânehü ve teâlânın Vahdâniyyetini ikrâr edip, inanmak ve ikinci olarak; hazret-i Muhammed Mustafâ”nın “sallallahü aleyhi ve sellem” nübüvvetini ve risâletini söyleyip, kabûl etmekdir. Hak celle ve alâ hazretlerinin Vahdâniyyetini ikrâr ve tasdîk; ancak nübüvvet kaynağından alarak, inanmak ile mu’teberdir. Sâdece aklî delîller ile iktifâ edip, felsefeciler gibi, Nübüvvet kaynağından almadan inanmak, kurtuluşa ve yüksek derecelere ulaşdırmaz. Bütün se’âdetlerin sermâyesi ve bütün ni’metlerin yüksek mertebesi, hazret-i Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” nübüvvetine ve risâletine inanmakdır. Ya’nî (ikrârün bil lisân ve tasdîkun bil cenândır) [ya’nî lisânı ile söyleyip, kalbi ile tasdîk etmekdir]. Böyle inanmak demek de, Onun teblîg etdiği bütün ahkâma ve Ondan gelen bütün hükmlere inanmağı ve tasdîk etmeyi îcâb etdirir.”

    Şevâhid-ün Nübüvve: Peygamberlik Müjdeleri

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

WordPress spam blocked by CleanTalk.