Anasayfa Portre

Müslüman Olan Meşhur Papaz: Anselmo Turmeda

PAYLAŞ

Anselmo Turmeda, Mayorka adasında zengin bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelir. Doğum ve vefât târihleri kesin olarak belli değildir. Fakat hicri dokuzuncu asırda yaşadığı bilinmektedir. Ailesi 6 yaşındayken onu bir papaza teslim eder, 2 sene içinde İncilin yarısından fazlasını ezberler, ardından 6 sene İncilin lügatları ve mantık ilmini öğrenir. Sonra Hristiyanlar tarafından bir ilim şehri olarak kabul edilen ve bütün Hristiyan coğrafyasına din adamı yetiştirilen  Laride şehrine gelir. Burada 6 sene tıb ve ilm-i nücum( yıldızlarla alakalı ilim) okur, 4 sene de buraya gelen talebelere İncil ve İncilin lügatları okutur. Ardından Nebuniye şehrine gelir burası büyük bir şehirdir, buraya her sene binlerce talebe gelir ve burada Nikola Mertil isminde zamanın en seçkin papazı olarak kabul edilen papazın yanına yerleşir. Bu papaz ilim ve dindarlık yönünden yüksek bir mertebede olan ve hükümdarlar tarafından hediyeler, ikramlar verilen, kabul etmesi şeref sayılan, mühim işlerde istişare edilen birisidir. Hristiyan dinine ait usul ve kaideleri bu papazdan okur, devamlı hizmetinde bulunur ve kendisine yakın olmaya ihtimam gösterir, kısa zamanda kendisini çok sevdirir, Nikola mertil herkesin huzurunda Anselmo’yu en yakın talebesi olarak takdim eder, o derece yakın olur ki evinin ve kilerinin anahtarını bile ona verir. Sadece evinde ara sıra girdiği bir odanın anahtarını vermez.

Bir gün hastalanır derse gelemez. Derse gelenler arasında bir takım meseleler tartışılır. Mevzû, hazret-i Îsâ’ya indirilmiş olan, (Senden sonra bir Peygamber gelir, ism-i şerîfi Paraklitdir) meâlindeki ilâhî hükme gelir. Bu hususda, orada hazır bulunanlar arasında pek çok münâkaşalar olur. Fakat mesele, halledilemez. Dersten sonra Anselmo, Nikola Mertilin evine gelir, meseleyi anlatır, o da  ‘’mevzû’ya yaklaşanlar ve hatâ edenler olmuş. Fakat doğru olan bunlardan hiç biri değildir. Bu yüce ismi ancak, ilmen çok yükselmiş olan ilim sâhipleri bilir. Sizin ise ilimden nasîbiniz çok azdır’’ der.

Bunun üzerine Anselmo, Mertil’in ayaklarına kapanır ve der ki ‘’Biliyorsunuz ki, ben uzak bir ülkeden buraya geldim. On senedir hizmetinizdeyim. Rızânızı kazanmaya gayret sarf etdim. Sizden sayısız derecede ilim edindim. Şimdi siz kıymetli üstâdımdan, bu mübârek ismi de açıklayarak, ihsânınızı tamamlamanızı arz ederim’’

Nikola Mertil bu sözleri duyunca, ağlamaya başlar ve der ki: ‘’Evlâdım, Allah hakkı için bana olan hizmetin, sevgin, bağlılığın sebebi ile, seni çok severim. Bu mübârek ismi öğrenmekde, bilmekde sayısız fâideler vardır. Fakat korkarım ki, gizleyemez de söylersin, sonra hristiyanlar seni o anda öldürürler.’’ Bunun üzerine Anselmo’nun merakı iyice artar ve ‘’Allah, incîl ve Mesîh hakkı için, bana söyleyeceğiniz gizli bilgilerin hiçbirini ifşâ etmem’’ der. Bunun üzerine Nikola ‘’Evlâdım! Sen yanıma ilk geldiğin vakit, memleketinin müslümân memleketlerine yakın olup olmadığını, müslümânlarla kavga edip etmediğinizi, onlara düşmanlığın olup olmadığını suâl etmişdim. O suâli islâmiyyet ile aranızdaki ayrılık derecesini anlamak için sormuşdum. Bilmelisin ki, Paraklit ismi, müslümanların Peygamberi Muhammed aleyhisselâmın mübârek ismidir. Kendisine Danyal aleyhisselamın bildirdiği dördüncü kitap nâzil olacakdır. Bu kitap Kur’ân-ı kerîm olup, O büyük Peygambere gönderileceğini, dîninin hak din olduğunu, milletinin de incîlde de ismi geçen en üstün millet olduğunu Danyal aleyhisselam haber vermişdir.’’ der.

Nikola Mertilin bu açıklaması üzerine, ‘’hristiyanlık husûsunda ne buyursunuz’’ diye sorar. Bunun üzerine gâyet ciddî bir tavır gösterir ve ona der ki: ‘’Evlâdım! Eğer hristiyanlar Îsâ aleyhisselâmın dîni üzere olsalar, Allahın dîni olan hak din üzerine bulunmuş olurlardı. Çünki, Îsâ aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerin dinleri, Allahın dînidir.’’  Anselmo ‘’Öyle ise, kurtuluş nasıl olur’’ diye sorar. ‘’Müslimân olmakla’’ cevabını alır. ‘’Müslimân olan kurtulur mu?’’ der. Müslimân olan, dünyâda ve âhıretde kurtulur cevabını alır. Bunun üzerine, ‘’akıllı olan kimse, en kıymetli, en hayırlı olan şey ne ise, kendisi için onu seçer. Siz, İslâm dîninin yüksekliğini ve fazîletini bildiğiniz hâlde niçin müslümân olmadınız. Buna bir engel mi vardır’’ der. O da cevâben ‘’Oğlum, Allahü teâlâ, İslâm dîninin üstünlüğünü ve Onun Peygamberinin şerefini anlamayı bana küçük yaşlarda değil, yaşlandıkdan sonra nasîb etdi. Bu mevzûda bizim ileri süreceğimiz bir özür yokdur. Belki ilâhî hüccet, delîl üzerimizde durmakdadır. Eğer, Allahü teâlâ hazretleri bana, küçük yaşda iken hidâyet buyurmuş olsa idi, herşeyi terk eder, hak dîne [İslâmiyyete] açıkça girerdim. Dünyâ sevgisi, her günâhın başı ve temelidir. Hristiyanlar yanında mâlik olduğum itibârı ve izzeti, mallarımın ve nüfûzumun çokluğunu sen de biliyorsun. Hristiyanlar, bende müslimânlığa biraz meyil ve rağbet görecek olsalar, beni yaşatmazlar. Derhâl öldürürler. Ellerinden kurtulup, islâm memleketlerine ilticâ etdiğimi düşününüz. Müslimânlara, İslâm dînini kabûl etdim ve size ilticâ etdim desem, hak dîne girip, kazanmışsın. Allahü teâlânın azâbından nefsini kurtarmış olduğun bir dîne girmekle bizi minnet altına koyduğunu mu sanıyorsun, diyeceklerdir. Onların dilini bilmem. Onlar benim hakkımı bilmezler. Doksan yaşında bir ihtiyâr olarak, yanlarında kalıp, açlıkdan ölürüm. Ben Allaha şükür, Îsâ aleyhisselâma gönderilmiş olan dînin bütün hakîkatlerine inanıyorum ve Allahü teâlâ bunu biliyor’’ der.

Bunun üzerine, Anselmo ‘’İslâm diyârına gidip ve İslâm dînine girmek istesem, bana yardım eder ve yol gösterir misiniz?’’ der. Nikola Mertil de ‘’Eğer kurtulmak istiyorsan ve aklın da varsa, hiç durma ve git. Dünyâ ve âhıret saâdeti senindir. Fakat oğlum, aramızdaki bu konuşmalara kimse vâkıf değildir, kimse işitmemişdir. Bu konuşduklarımızı çok gizli tutmalısın. Eğer bu mevzûda birşey hissetdirecek olursan, hristiyanlar seni derhâl öldürürler, benim seni kurtarmaya gücüm yetmez. Zîrâ ben cânımı kurtarmak için inkâr ederim, sözlerim senin aleyhine kabûl edilmiş olur. Senin benim aleyhime söyleyeceğin sözler ise, doğru olarak kabûl edilmez. Bu mevzû’da birşey sezdirecek olursan, senin kanından ben mesûl değilim.’’ der

Anselmo yol hazırlıklarını tamamlar, Nikola Mertil ile vedâlaşır ve hayır duâsını alır. Nikola Mertil ona yol harçlığı olarak elli altın verir. Anselmo oradan deniz yolu ile memleketi olan Mayorka’ya geçer. Altı ay orada kalır ve oradan Sicilya’ya gider. Müslümân ülkelerine gidecek bir gemi için beş ay orada bekler ve nihayet Tunusa gidecek bir gemi gelir. Gemiye biner, akşam üzeri hareket eden gemi, ertesi günü öğle vakti Tunus limanına varır. Geleceğini öğrenen Tunus hristiyanları onu karşılarlar, evlerinde ağırlar ve 4 ay misafir ederler. Hristiyanlara, hükûmet dâiresinde hristiyan lisânını bilen bir kimse olup, olmadığını sorar. Tunus beyi olan Ebül Abbâs Ahmedin husûsî doktoru Yûsüf et-tabîbin hristiyan lisânını bildiğini öğrenince, hemen doktorun kapısını çalar. Vaziyeti doktora anlatıp, müslüman olmak istediğini söyler. O da bu hayırlı işin kendisi vesilesiyle ile olacağına çok sevinir ve Anselmo’yu hükûmet dâiresine götürür, Tunus Beyi Ebül Abbâs Ahmedin huzûruna çıkarır. Ebül Abbâs Ahmed, önce kaç yaşında olduğunu sorar. Otuz beş cevâbını alır. Sonra, hoş geldiniz, Allahü teâlâ mübârek eylesin, der. Anselmo tercümânlık eden doktora  ‘’Lütfen efendimize söyleyiniz. Bir kimse, dînini terk edecek olursa, onun hakkında çok dedikodular olur. Kendisinden ricâ ederim, burada bulunan hristiyanların ileri gelenlerini çağırıp, benim hâlimi onlardan sorsun. Hakkımda ne türlü şâhidlik edecekleri dinlensin. Ondan sonra müslümân olayım’’ der. Abül Abbâs Ahmed de ‘’Sen, sahâbe-i kirâmdan Abdüllah ibni Selâmın îmâna geldiği sırada, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdan taleb etdikleri gibi, bir talebde bulundun.’’ der ve ricasını kabûl ederek, Tunus’da bulunan bazı hristiyan tüccârlara ve ileri gelenlere haber gönderir. Anselmo’yu da topladıkları bu meclise yakın bir odaya koyarlar. Çağırdıkları hristiyan ileri gelenlerine ve tüccârlara Ebül Abbâs Ahmed sorar ‘’Bu gemi ile gelen yeni papaz hakkında neler düşünürsünüz’’. Onlar da derler ki ‘’Dînimizin büyük bir âlimidir. Büyüklerimiz, ilimde ondan yüksek derecede bir kimse olmadığını söylerler ve tasdîk ederler’’. Bunun üzerine Ebül Abbâs Ahmed, ‘’eğer o papaz müslümân olursa ne dersiniz’’ der. Hepsi birden, ‘’Allah korusun, bu adam hiçbir zamân bu işi yapmaz’’, derler.. Ebül Abbâs Ahmed onlardan bu sözü işitince, Anselmo’yu çağırtır. O da yanlarına varıp, hepsinin yanında Kelime-i şehâdet getirir ve hepsi önüne bakıp, hayret ve dehşet içinde kalıp: Bu adama bu işi yapdıran, evlenmek arzûsudur. Çünki hristiyanlıkda papazlar evlenemez, diyerek bir anda Anselmo hakkındaki düşüncelerini değiştirirler. Çok üzüntülü ve elemli olarak giderler.  Ebül Abbâs Ahmed Anselmo’ya ‘’ senin müslüman olman Eshâb-ı Kiramdan Abdullah bin Selam’a (radiyallahü anh) benziyor, o yüzden senin ismin Abdullah olsun, zira Abdullah bin Selam Medine’de Benî Kaynuka kabilesinden, Tevrat ve incili iyi bilen bir yahudi din alimi idi. Müslüman olmasının ardından, Ebül Abbâs Ahmed, ona günde bir çeyrek altın maâş bağlar ve misâfirhâneye yerleşdirir. Ardından bir müslüman kızıyla da evlendirirler. Evlendiği gün yüz altın ve bir kat elbise hediye etdiler. Bu para ile düğününü yapdı ve bu evlilikden bir oğlu dünyaya geldi, uğurlu olsun diye, oğluna Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın ismini verdi.

Çok mutlu ve huzurlu bir hayatı vardı, ailesiyle vakit geçiyor bir yandan da İslami ilimler tahsil ediyordu, bir gün İslamiyyet ve hristiyanlığı mukayese eden arabî bir kitap yazmaya karar verdi, ama bunun için arabî lisanını yeterince bilmiyordu. Sonra Ebül Abbâs Ahmed’e bu isteğini arz etti. Ebül Abbâs Ahmed bu istekten çok memmun oldu ve bu iş için her türlü desteği vereceğini söyledi ve ona liman reîsliği memûriyyeti verdi. Bundan maksadı, bu hizmet sırasında hristiyanlar ile müslümânlar arasında meydâna gelecek hâdiselere dâir, eline pekçok tercemeler geçeceğinden, arabî lisânını çok çabuk öğrenmesi idi. Hakîkaten öyle oldu. Bir yıl geçince, arabîyi öğrendi.

Mehdiye şehrine giderek, Fransız ve Ceneviz donanması tarafından gelen mektûbları terceme etmeye başladı. Bu arada Ebül Abbâs Ahmed bey hastalanıp, 1393 senesi vefât etdi. Yerine oğlu Ebül Fâris Abdülazîz geçdi. O da kitabın yazılmasında her türlü desteği verdi ve nihayet Abdullah-ı Tercuman hazretleri kitabı tamamladı. Bu muhtasâr esere ‘’Tuhfet-ül erîb fî redd-i alâ Ehl-i salîb’’ adını verdi. Eserin yazması, Berlin Kütüphânesindedir.

Kitapta önce İslâmiyyeti kabûl edişini ve Tunus hükümdarının yanındaki işlerini açıklamakda, ardından Tunusun ikinci hükümdarı Ebû Fâris Abdülazîzin zamanında yaptığı vazifeleri ve bu hükümdarın güzel ahlâkını ve eserlerini açıklamakdadır. Kitabın kalan kısmı ise Hristiyanlığın reddi ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğinin ilâhî kitâblardaki isbâtı hakkındadır. Kitabın büyük bölümünü bu kısım oluşturur. Burası da 9 kısma ayrılır.

Birinci kısım: Dört İncîli yazanlar ve uydurdukları yalanlar hakkındadır.

İkinci kısım: Hristiyanların mezheblerine göre ayrılıkları ve fırka sayıları hakkındadır.

Üçüncü kısım: Hristiyanlık kâidelerinin açıklanması ile, onların bütün kâidelerinin yine kendi İncîllerinin açıklaması ve delîlleri ile reddi ve ortadan kaldırılması hakkındadır.

Dördüncü kısım: Hristiyanların, dînî inanç ve amellerinin ve dindâr oldukları inancının da yine İncîller vâsıtası ile reddi hakkındadır.

Beşinci kısım: Hristiyanlarca tanrı kabûl edilen Îsâ aleyhisselâmın tanrı olmayıp, bir insan ve Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğunun İncîlin nassı ile beyânı hakkındadır.

Altıncı kısım: Dört İncîli yazanların, aralarındaki ayrılıklar ve yalanları hakkındadır.

Yedinci kısım: Papazların Îsâ aleyhisselâm hakkında uydurdukları yalanlar ve bu husûsda kendilerinin yalancı duruma düşdükleri hakkındadır.

Sekizinci kısım: Hristiyanların müslimânları ayıpladıkları meseleler hakkındadır.

Dokuzuncu kısım: Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetinin, Tevrât, Zebûr ve İncîlde bulunan âyetlerle ve dahâ önce gelmiş olan Peygamberlerin müjdeleri ile sâbit olduğu ve getirdiği dînî hükümlerin Kıyâmete kadar devâmı hakkındadır.

Bu kitabı Osmanlı âlimlerinden Hacı Zihni Efendi Türkçeye terceme etti. Müslümanlar ile Hristiyanların ilmî münazara tarihinde hristiyan din adamı iken müslüman olup Hristiyanlığa reddiye yazanların ayrı bir yeri vardır; zira bu müelliflerin eski birikimleri ve hristiyan dini literatüründeki yüksek ihtisasları sebebiyle eserleri, yalnızca İslâmî kaynaklardan hareketle reddiye yazan müelliflere göre daha gerçekçidir. Bir Katolik papazı iken İslâmı benimseyen Abdullah-ı Tercümân hazretlerinin yazdığı Tuhfetü’l-erîb kitabı da böyle bir çalışmadır ve reddiye tarihinde mühim bir yeri vardır. Kitabı günümüzde Bedir Yayınevi bastırmaktadır, okumak arzu edenler oradan temin edebilirler ayrıca Hakikat Kitabevinin internet sitesinde de pdf olarak da mevcuttur. (bkz. www.hakikatkitabevi.net/book.php?bookCode=132)

Merak edenlere ayrıca Abdullah-ı Tercumân hazretlerinin hayatını anlatan filmi de izlemelerini tavsiye ederiz. Film 1993 senesinde İhlas Film Prodüksiyon (İFPAŞ) tarafından ‘’Abdullah-ı Tercüman Hz. – Arayış’’ ismiyle çekilmiştir.

 

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

WordPress spam blocked by CleanTalk.