Anasayfa Hikmet

Modernizm ve Tarihselciliğin Gidişatı

PAYLAŞ

Cemaleddin Afgani

“Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür.” Bu söz, son devir Osmanlı ulemâsından Zâhid el-Kevserî’ye âit… Merhum, makalelerinin birine başlık olarak bunu kullanmış. Arabca aslı “Ellâ-mezhebiyye, kantaratu’l-lâ-diniyye” dir. Bu sözüyle, devrindeki reformist cereyanlara sert bir şekilde karşı çıkmış, Necmeddin et-Tûfî gibi kimseleri ilhadla ithâm etmiştir.

   Asrın icaplarına göre…

Necmeddin et-Tûfî (716/1312), reformistlerin ilki kabul edilir. İbâdetler haricinde muâmelât ahkâmının (hakkında nass bulunsa bile) maslahat prensibi gereğince değişebileceğini iddiâ etmiştir.  Bu görüş, her ne kadar Mecelle’nin 39. maddesinde “Ezmânın teğayyürüyle ahkâmın teğayyürü inkâr olunamaz.” yani “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz” şeklinde mevcut olsa da bu, örfe dair hükümler için câridir. Yoksa nass ile yani ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle tayin edilmiş hükümler için değildir. Nitekim Mecelle’nin  “Mevrid-i nassda ictihâda mesağ yoktur” yani “Nassın bulunduğu yerde ictihâda izin yoktur.” olan 14. maddesi bunu açıkça ortaya koymaktadır.

   Reformist Silsile

Necmeddin et-Tûfî ile başlayan dinde ilhad fikirleri, Harranlı İbn Teymiyye ve onun talebesi İbn Kayyım el-Cevziyye ile devam etmiş, 18. asırda İngilizlerin de destek vermesiyle Necdli Muhammed bin Abdülvehhâb’ın fikirlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Mezkûr kişilerin fikirleri, zamanlarında bulunan ehl-i sünnet ulemâ tarafından reddedilse de, bu ayrılık ve fitne ateşinin koru küllenememiş, bilakis daha da alevlenmiştir.

Bilhassa 19. asırda meydana çıkan ve İngiliz aleyhtarı göründüğü halde İngilizlerin ekmeğine yağ süren Cemâleddin Efgânî, İslâm târihinde belki de dönüm noktası sayılabilecek bu menfî fikriyâtın öncüsü olmuştur. Efgânî, kendini devrinde Afganistânlı bir sünnî âlimi olarak tanıtsa da aslında Esterâbâdlı bir şiî olduğu ortaya çıkmıştır. Takıyye prensibinin gereğince de kendini gizlemekten kaçınmamıştır.

Osmanlı vilayetleri başta olmak üzere Afganistan, Hindistan, Mısır ve pek çok Avrupa ülkesinde bulunmuş, gittiği beldelerde bir takım insanları sinsi fikirleriyle zehirlemekten de geri durmamıştır. Mesela İslamcı olduğunu söylediği halde, İttihad terakki üyelerinden M.Emin Yurdakul’a kavmiyetçiliği tavsiye etmiştir.

Yine bunların başında gelen ve belki de en mühim olanı Mısırlı Muhammed Abduh’tur. Muhammed Abduh, selefi Efgânî’nin te’sîri altında kalmakla beraber halefi Lübnânlı Reşid Rıza’yı da etkilemiştir. Bunların bâtıl davâdaki faaliyetleri neticesinde İslâm dünyâsında gelenekçiler-modernistler mücâdelesi başlamış olup, günümüze kadar da kıyasıya devam edegelmiştir.

   Bir de tarihselciler

Bu modenistlerin yanı sıra tarihselciler de müslimânların tefrikalaşmasında büyük rol oynamışlardır. Bunları başında ise Fazlurrahmân gelmektedir. Fazlurrahmân, âyetlerin bugünün şartları müvâcehesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, hukûkî nassların geçici hükümlerden ibâret olduğunu ileri sürmüştür.

Meselâ İslâm mirâs hukukundaki (kadınlara erkeklerin hisselerinin yarısı kadar hisse verilmesi gerektiğini bildiren) âyetlerin esas gâyesinin, kadınların himâyesi olduğunu belirterek, günümüzde kadınlara da eşit miktarda ve hatta daha fazla hisse verilmesinin tabiî olacağını dile getirmiştir. Kezâlik [bunun gibi] Kur’ân-ı kerim ve sünnet ile bildirilmiş hadd cezâlarının, o günün insanları için daha elverişli olduğunu, günümüzde aynı gâye ve farklı metodlar sağlanabilirse, hadd cezâlarının terk edilmesinin daha doğru olacağını savunmuştur.

Fazlurrahmân’ın dile getirdiği hususların belli bir kısmını Muhammed İkbâl de beyân etmiş ve bu akımın takipçileri de bugüne kadar intikâl etmiştir.

   Sembol isimler

Gerek modernist [reformcu] ve gerek tarihselci fikri benimseyen kişiler zamanla bir hayli artmıştır. Yukarıda zikredilenlerden başka en meşhurları: Hindistanlı Sir Ahmed Han ve Muhammed Hamîdullâh, Kazanlı Musâ Cârullah Beykiyef, Mısırlı Seyyit Kutup ve Hasan el-Bennâ, Pâkistânlı Mevdûdî, Manastırlı İbrâhim Hakkı, Mansurîzâde Saîd, İzmirli İbrâhim Hakkı, Mehmed Âkif Ersoy ve Şemseddin Günaltay’dır.

Günümüzde ise özellikle Türkiye’de Mustafa İslamoğlu, Abdülaziz Bayındır, Yaşar Nuri Öztürk, Ali Bardakoğlu, Bayraktar Bayraklı, Edip Yüksel, Hüseyin Atay, Süleyman Ateş, İhsan Eliaçık, Mehmet Okuyan ve Zekeriya Beyaz modernist ve tarihselci görüşün öncülüğünü yapan şahıslardır. Hepsinin yanlışlığını yazmak makâleden ziyâde ciltler dolusu kitap olacağından, sadece isim vermekle yetiniyoruz.

   Daha fazla malumat

Tafsilatlı malumat için Zâhid el-Kevserî’nin Re’yü’n-Necmi’t-Tûfî fi’l-Maslaha, Mustafa Sabri Efendi’nin Dînî Müceddidler, Hüseyin Hilmi Işık Efendi’nin [Ahmed Cevdet Paşa’nın Malumât-ı Nâfia şerhi] Fâideli Bilgiler, Hak Sözün Vesîkaları, İngiliz Câsusunun İtirâfları ve Kıyâmet ve Âhiret, Sûriyeli Ramazan el-Bûtî’nin Davâbıtü’l Maslaha, Ahmed Zeyni Dahlan’ın Hülâsatü’l-Kelâm, Ahmed Davudoğlu’nun Dîni Tâmir Davâsında Din Tahripçileri, Kadir Mısıroğlu’nun İslâm’da Tahrif Hareketleri, Mehmet Oruç’un Dinlerarası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform ve Ekrem Buğra Ekinci’nin İslâm Hukuku’nda Değişmenin Sınırı eserlerine müracaat edilebilir.

   Sayıları çok mu?  

Modernist ve tarihselcilerin adedi bir hayli fazla görünse de, cemiyet nezdinde isimleri satır ve sayfalara sığamayacak kadar çok olan doğru yolun yolcuları, elbette daha ziyâdedir. Lâkin burada yazmaya lüzum görülmemiştir. Zirâ İsâ aleyhisselâma güzel ahlâkı nasıl elde ettiği suâl olunduğunda: “Ahlaksıza baktım, onun yaptığını beğenmeyip aksini yaptım. Bir başkasına da bunların yaptığını yapmadım.” sözüyle mukabelede bulunmuştur. Biz de bu maksatla kötü kimselerin kimler olduğunu bildirdik ki bunların peşinden gitmeyenler (dolayısıyla ehl-i sünnet âlimlerini takip edenler) felâha erebilsinler.

   Zâhid el-Kevserî’nin sözü

Mezhepsizliğin niçin dinsizliğe köprü olacağı meselesinin izahına gelecek olursak, birinci olarak şu söylenebilir: Bütün bu bozuk fikirler kaynağını kitap ve sünnetten almamıştır. Aksine nefsî ve ındî mülâhazalardan almıştır. Nassın yerine aklın delâleti tercih edilmiştir. “Nass akla uyduğu ölçüde muteberdir.” görüşü benimsenmiştir. Dolayısıyla insan aklını merkeze alıp Allah ve Peygamber sözü ikinci planda tutulmuştur.

Halbuki hakîkat bunun aksinedir. Eğer akıl, hakîkati tayin etmede mutlak mi’yâr [ölçü] olsaydı, kitaplara ve peygamberlere ne lüzum kalırdı? Binâenaleyh Kur’ân-ı kerimde, “Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.” diye bildirilen âyet-i kerimenin ne manâsı kalırdı?

   Aklın dindeki yeri

Evet akıl insanın başı boş yaratılmadığını, kâinâtın rastgele vücuda gelmediğini ve insanın dünya hayatında bir gayesinin olması gerektiğini anlamada bir yardımcıdır. Hatta nass ile tayin edilen hükümlerin izah edilmesinde ve ictihâd edilmesi gereken hususlarda faal bir şekilde devreye girmesi, aklın lüzumunun kaçınılmaz olduğunun göstergesidir.

Ancak bu, onun mutlak doğruluğunu meydana çıkarmaz. Bilakis nass ile mutabık, uygun olması zorunluluğunu elzem [lüzumlu] kılar. Çünkü avâmın aklına âlimler akl-ı meâş demişlerdir. Bu, kısa görüşlü akıldır. Akl-ı meâd ise bunun zıddıdır ki ya peygamberlerde yahut da seçkin âlimlerde bulunur. Bunlar da vahye istisnâsız tâbi olanlardır. Akıl akıldan üstündür, herkesin aklı, kavrayışı bir değildir. Bu sebeple Ziyâ Paşa bir beyitte der ki:

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,

Zîra bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez.

[İdrâk-i meâli: derin hikmetleri kavramak, Sıklet: ağırlık]

   Muhalefet et ki tanınasın

İkinci olarak; arabî bir söz vardır ki modernistlerin ve tarihselcilerin tavrını ortaya koymaktadır. O da “Hâlif, tu’raf” yani muhalefet et ki tanınasın. “Bu kadar insan İmâm A’zam, İmâm Şâfiî’ye tâbi oluyorlar, İmâm Gazâli ve İmâm Rabbânî’nin peşinden gidiyorlar da bizim bunlardan ne eksiğimiz var. Şayet bunların söylediklerinin aksini söylersek insanlar bizim peşimizden de gelir” düşüncesi maalesef gizledikleri hissiyâtın bu yolla tezâhür etmesine sebep olmuştur.

Ehl-i sünnet âlimleri, meşhur olmak gayesinden ziyâde nassa tam manasıyla tâbi olduklarından muvaffak olmuşlar,  Allâhü teâla da buna mukabil onların çalışmalarına bereket ihsân etmiştir. Allâhü teâlanın rızâsı ile yola çıkanla, nefsinin hevâ ve arzusuyla yola çıkan bir olmayacağından, modernist ve tarihselciler, çirkin emellerinin kurbanı olmaktan öteye gidememişlerdir.

   Avukata ne lüzum var?

Üçüncü olarak ayrılıkçı fikirler çıkana kadar müslümanlar birlik ve beraberlik içindeydiler. Birbirlerinin sadece din kardeşiydiler. Amelde farklı mezheplerde olsalar da itikâden aynı görüşteydiler. Ne var ki ayrılıkçılar, “Peygamber zamanında mezhep mi vardı? Allah katında doğru tek değil mi? Kur’ân bütün insanlara gönderilmedi mi?” sözleriyle insanların zihinlerine fesat tohumu ekmeye çalıştılar.

Halbuki her müslümân bilir ki Sevgili Peygamberimiz: ”Ümmetimin müctehitleri arasındaki ihtilâf rahmettir.” buyurmuştur. Bir kimse muztar [mecbur] kaldığı zaman kendi mezhebine uyamazsa, başka mezhebe uyarak vazîfelerini kolayca yerine getirebilir. Bu ise, mü’minlere Allâhu teâlanın rahmetidir.

Öte yandan insanlar, dünyevî meselelerde bile hukukî bir işle karşılaştıkları zaman avukatlara müracaat ederler. Çünkü bilirler ki avukat, hukuk fakültesini bitirmiştir. Avukatlık stajını tamamlamıştır. Hatta bu adamın her gün yaptığı iş budur. O yüzden bu kişi, bütün kanun maddelerini ezberlemek yerine kendisini avukata teslim olmayı tercih etmiş, tabiatiyle de hata ihtimâlini asgarîye indirmiştir.

İşte, mezhepleri taklid eden kimseler de buradaki misâle benzemektedir. Kur’ân- kerimde: ”Eğer bilmiyorsanız, bilmediklerinizi bilenlerden sorarak öğreniniz.” buyrulmuştur. Bu âyet-i kerime ifâde etmek istediğimiz merâmın delîlidir. Allah aşkına bunlardan hangisi daha ma’kul ve mantıklıdır? Liyâkat sâhibi olmadan müctehitliğe soyunmak mı yoksa bir müctehide tâbi olmak mı?

  Netice

Son olarak şu söylenebilir ki ehl-i sünnetten uzaklaşanlar, 14 asırdır gelen âlimleri bilgisizlikle ithâm etseler de, asıl kendileri müslümânların ayağını kaydırmışlar ve doğru yolda giden insanları sırf dünyevî hırsları uğruna, ateş çemberine çekmeye uğraşmışlardır. Halbuki tarihi merhaleler gösteriyor ki; mezhepleri reddedenler bir zaman sonra sünneti yok saymaya başlamışlar, sünneti yok sayanlar da görülüyor ki muhkem âyetleri bile te’vil etme çabasına girişmişlerdir. Şimdi bazı tarihselciler, ayet-i kerimelerin değişmesi gerektiğini söylüyor.

Ne diyelim… Bâri fârisî bir mısra ile bitirelim.

Hüdâyâ! An râ ki akıl dâdî, çe ne dâdî!

“Ey Rabbim! Bir kulunu akıl nimetinden mahrum bıraktıysan ona ne verdin ki?”

 

1 YORUM

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

WordPress spam blocked by CleanTalk.