Anasayfa Portre

Gelenekçi Bir Jöntürk: Ahmed Midhat Efendi

PAYLAŞ

Oğlu Ahmed Midhat Efendi’nin hususi hayatını anlatıyor!

“…Fakat ne gariptir ki, serbest fikirli ve Avrupa’nın terakkiyat-ı fenniyesine hayran olan Midhat Efendi, garbın hayat-ı medeniyesine düşman idi. Alafrangalıktan katiyen hoşlanmazdı…

…Ahmed Midhat, hanesi içinde çocuklarına, damatlarına bir kerecik bile dans etmek müsaadesini vermemiştir. Burada dansa alışan hariçte dahi yapar, başım belâya sokar, derdi. Herkese hocalık yapan Ahmed Midhat, kızlarımı hep kendisi okutmuştur…”

Hayat Tarih Mecmuası 1966 senesinde “Babam Midhat Efendi” başlığıyla oğlunun hatıralarını neşrediyor. Burada Midhat Efendi’nin hususi hayatına dair pek çok şey anlatılmış. Anlaşılan o ki Tanzimat devrinin en gelenekçi kişilerinden biri Midhat Efendi…

Her ne kadar gelenekçi olsa da pozitivizm devrinin tesirinden de kurtulamamış. Ancak hususi hayatında İslam kültürünü  hayatına tatbik etmeye çalışmış. Fakat ailesi devrin tahribatından yine de nasibini almış. Mesela her ne kadar damatlarının içkisine göz yumsa da meyhaneye gitmelerine mani oluyor. İçen kendine içer, meyhanede hem içer hem ahlakı bozulur, diye düşünüyor.

Tabi Sultan Hamid devrinde ahlakın tefessüh etmesi devletin de sonunu getirecektir. Zira “nasılsanız öyle idare olursunuz” hadis-i şerifini sık sık hatırlamak lazım.

Lafı fazla uzatmadan ve 66 senesinin imlasına dokunmadan, sözü Dr.Kamil Yazgıç’a bırakıyoruz:

Eşkiya ile Karşı Karşıya

Bundan yarım asır evvel Beykoz dağlarını haraca kesen ve ahaliyi titreten Kara Edhem adlı bir şaki, Ahmed Midhat’a haber gönderir.

“Bana beş yüz altın fidye-i necat (kurtuluş fidyesi) vermezsen, bu dağ başında oturamazsın. Çiftliğini basarım, oğlun Kâmil Bey’i kaldırırım.”

Ahmed Midhat bu haberi getiren çobana şu cevabı verir: “Edhem pehlivana söyleyiniz, buyursun, geleceği varsa, göreceği dahi vardır.”

Malûmdur ki, Ahmed Midhat, çok cesur bir adamdı. Feleğin çemberinden geçmiş, gençliğinde vurmuş, vuruşturmuş idi. Değil kendisi, hattâ çiftliğinde oturan hısım ve akrabası kadınlar mükemmelen silâh atmasını, ata binmesini bilirlerdi. Bahusus Ahmed Midhat, ipten, kazıktan kurtulmuş yedi belâlıları ıslah için her zaman maiyetinde bulundurur, beslerdi. Allahtan başka hiç kimseden korkusu yok idi.

Bir gece, şaki Edhem, istediği fidye-i necâtı alamadığı için çiftliği basar, fakat müsademede(çatışmada/çarpışmada) mağlûb olur. Avânesi kaçar, kendisi korucular tarafından yakalanır, kolları arkasına bağlı olarak Ahmed Midhat’ın huzuruna getirilir.

Midhat Efendi, ormanlar kralı şaki Edhem’in bu halini görünce, çok müteessir olur “yenik bir insanın kolları bağlanmaz. Edhem pehlivan mesleğinin zirvesine çıkmış bir kahramandır. Şehirlerdeki göze görünmez gizli soygunculardan daha az ziyankârdır. Sağ eliyle zenginlerden aldığı parayı, sol eliyle fakirlere dağıtır. Çözünüz kollarını, veriniz silâhlarını…» der.

Midhat Efendi’nin bu emrini işiten korucular, hayret içinde kalırlar ve derhal Edhem pehlivanı serbest bırakırlar. Ahmed Midhat, Kara Edhem’i karşısında oturtur, karnını doyurur, sıcak yatakta yatırır. Birlikte sabah kahvesini karşılıklı içerlerken Edhem pehlivan, kalbinde duyduğu nedamet acısıyla ağlamaya başlar ve Ahmed Midhat’ın kendisine gösterdiği pederâne ve âlicenabane muameleden dolayı son derece mahcup kalarak eşkıyalığa tövbe eder. Ertesi gün babamın iltimasıyla kolcubaşı yazılır.

Ahmet Midhat’ın Yalısı

Ahmed Midhat’ın Beykoz’daki yalısının içi şu manzarayı arzederdi: En üst katta sekiz kenarlı bir ibadet odası vardı. Biz ona cami derdik. Çünkü Midhat Efendi, Şark ve Garbın bütün felsefe kitaplarını okumuş, din-i islâmın hakikat olduğuna, Allah’ın vahdetine iman etmiş bir insan idi. Efradı ailesine dahi bu terbiyeyi vermiş idi. Bizim hanemizde herkes namazını kılar, orucunu tutardı.

Dindar olmakla beraber Midhat Efendi son derece serbest fikirli bir adam idi. Hanesinin büyük bir salonunda bir tiyatro sahnesi yaptırmıştı. Mükemmel dekorlu olan bu sahnede kendi yazdığı piyesleri ailesi efradından ve mahallesindeki komşu çocuklarından teşkil ettiği heyet azasına temsil ettirir, rejisörlük vazifesini kendisi görürdü. Hattâ ilân-ı hürriyette bu aile kadrosu Beyoğlu’nda Fransız Tiyatrosunda Ahmed Midhat’ın bir eserini vaz’ı sahne etmiş ve çok alkışlanmıştı. Karagözcülüğün terakkisi için dahi kâtip Salih’e, kâtip Behiç’e çok yardım etmiştir.

Yalının orta katında büyük bir kütüphane ile alaturka tarzda döşenmiş büyük bir misafir salonu vardı. Her hafta cuma geceleri edipler, muharrirler, şairler, musikişinaslar burada toplanırlardı. Yirmi odalı yalının içinde yalnız bir tane sofra hizmetçisi bulunurdu. Çünkü bütün hane işlerini Midhat Efendi’nin kızları görürlerdi. Bu hanenin içine, moda ve terzi girmediği gibi, alafrangalık dahi nüfuz etmemiştir.

Misafirler arasında İttihad Terakki devrinde şeyhülislâm olan Musa Kâzım Efendi ile defteri hâkanî nazırlığı yapan Mahmud Es’ad Efendi her hafta görüldüğü gibi, müze müdürü Halil Bey, Sâhib Mollazâdeler ve Beykoz’un eşrafı, aynı zamanda balıkçı Yaver Efendi, Niyazi Kaptan, tüccar, esnaf, kahveci, çoban, hulâsa her tabakadan insan bulunurdu. Çünkü Ahmed Midhat, zengini, fakiri ayırmazdı. Onun nazarında insanlar yalnız ahlâk nokta-i nazarından tefrik edilirlerdi.

Bizim yalının içi sanki bir dâruttalim-i musiki idi. Piyanosundan, orgundan başlayıp, her türlü musiki alâtı mevcuttu. Midhat Efendi’nin çocuklarının torunlarının kâffesi(tamamı) musikişinas idiler. Hattâ ben bile çocukluğumda keman çalardım. Beş, on fasıl geçmiştim.

Batı’nın hayat tarzına karşıydı

Fakat ne gariptir ki, serbest fikirli ve Avrupa’nın terakkiyat-ı fenniyesine hayran olan Midhat Efendi, garbın hayat-ı medeniyesine düşman idi. Alafrangalıktan katiyen hoşlanmazdı. Türk mefkuresinden, Türk terbiyesinden, Türk ananesinden hiç bir zaman ayrılmamıştır. Hanesinin içinde hep Türklük kokusu duyulurdu. Büyüklerin küçüklere muhabbeti, küçüklerin büyüklere hürmeti vardı. Hattâ elli yaşındaki anam, yetmiş yaşındaki halamın müsaadesi olmayınca sokağa çıkmazdı, ihtiyar babacığımın odasına ablası Şerife Hanım girince, derhal ayağa kalkar, elini öperdi.

İki karıyı idare eden

Ahmed Midhat’ın adâlete ve müsâvata riayetkâr olmasına tabiat dediğimiz kuvve-i maneviye dahi müzaheret etmiştir(arka çıkmıştır). Malûmdur ki, babamın iki ailesi vardı. Sofrada birisini sağına, ötekini soluna oturturdu. Eline bir dilim ekmek alsa, yarısını bir anneme, diğer yarısını diğerine verir idi. Hattâ bir gün sofrada çok komik bir vak’aya şahit oldum. Babam, eline bir elma aldı. Bıçağı, kırmızı tarafının ortasından kesmek üzere batırdı, elmayı ikiye ayırdı. Kabuğunu soydu, analarıma verdi. Biz gülmeye başladık. Bize şu cevabı verdi:

“İki karıyı idare eden koca, bir devleti dahi idare eder, hırıltıya, zırıltıya meydan vermez.”

Bayramlaşma

Bizim yalıda bayramlaşma merasimi dahi gayet güzel ve hazin olurdu. Bütün efradı aile, babamızın bayram alayından avdetini beklerdik. Sırmalı elbiseleriyle nişanlarıyla, altın kabzalı kılıçla avdet eden babacığımı bütün hane halkı büyük salonda beklerdik.

Ailemizin en büyüğü olan halam Şerife Hanım, salonun başköşesine geçer, babam ablasının elini öperek salonda ahz-ı mevki eder, ondan sonra yaş sırasıyla ağalarım, ablalarını, eniştelerim, kardeşlerim birer birer el öperek sıraya dizilirdi. Hattâ kundaktaki çocuklar bile analarının kucaklarında bu merasime iştirak ettirilirdi.

Bayramlaşma merasimi bu surette bitince, babacığım ellerini kaldırarak beliğ bir dua okur, aile kadrosundan ayrılıp irtihal edenlerin ruhuna fatiha gönderir, kalanlara sıhhat ve afiyet dilerdi. O esnada bütün aile efradı tatlı, acı göz yaşları dökerdi. Fakat babacığımın dağıttığı çil kuruşlar ve bayramlık mendiller, kalbimize ferahlık verirdi. Ve babamın emriyle bütün kızlar sazlarını alırlar, bir fasıl geçerlerdi.

Bu aile merasimi bittikten sonra Ahmed Midhat, aşağı kattaki misafir odasına iner, orada bütün mahalle ahalisinin bayram tebriklerini kabul ederdi. Zengin, fakir hattâ kadın erkek, çoluk çocuk yüzlerce kişi, fıkara babası Ahmed Midhat’ın elini öpmek için odaları, sokakları doldururdu.

Günahı kendilerine

Şimdi Ahmed Midhat’ın ahlâk madalyasının her iki cephesini başka bir nazarla tetkik edelim:

Madalyonun bir cephesinde serbest fikirleri Ahmed Midhat’ın hane içinde haftada bir defa oğullarının ve damatlarının müskirat kullanmalarına müsaade ettiğini görürüz. Çünkü buna itiraz eden dostlarına Ahmed Midhat şu sözü söylerdi: «Meyhaneye alışmak, rakıya alışmaktan daha tehlikelidir. Mademki bunlar erkektir, bu zakkumu içeceklerdir, bari hanelerinde hattâ benim yanımda içsinler de hariçte başlarını belâya sokmasınlar».

Hattâ tiryakilere sigara, içmeye bile müsaade ederdi. Meselâ ben Arabistan’da nargileye alışmıştım. Yemekten sonra babacığım bana “Haydi şu nargileyi yanımda fokurdat” emrini verir idi.

Diğer yüzü

Bu kadar ileri ve serbest fikirli olan Ahmed Midhat’ın ahlâk madalyasının bir defa dahi arka cephesine bakalım. Ahmed Midhat, hanesi içinde çocuklarına, damatlarına bir kerecik bile dans etmek müsaadesini vermemiştir.

“Burada dansa alışan hariçte dahi yapar, başını belâya sokar” derdi. Herkese hocalık yapan Ahmed Midhat, kızlarını hep kendisi okutmuştur.

Gazetecilik zor meslek

Ahmed Midhat, gazeteci olduğu halde, gençlere bu mesleği tavsiye etmezdi. “Gazetecilik, bol paraya, çok malûmata muhtaç, düşman kazandıran, hattâ insanın başım belâlara sokan bir meslektir” derdi. Hekimlik ve avukatlık gibi serbest meslekleri tercih ederdi. İnsanların haricî ve dahilî dertlerini ancak bu iki meslek erbabının takdir edeceğini ve anlayacağını söylerdi. Binaenaleyh altı kızının birisini avukata, beşini de doktorlara verdi.

Damat intihabında beslediği fikir şu idi: “Erkek dediğin gençliğin muktazasını yapmalı, sonra ununu eleyip, eleğini rafa koymalı, her şeyden hevesim aldıktan ve tecrübe sahibi olduktan sonra evlenmelidir” derdi.

Bu hususta servete bakmazdı, yalnız namus cihetini nazarı itibara alırdı. Damat intihabını benim reyime bıraktığı için hep tıbbiye mektebi arkadaşlarımı kendime enişte seçtim.

[Kaynak:Hayat Tarih Mecmuası, Ağustos 966, sf.80-82]

1 YORUM

  1. Yazıyı okuyunca Osmanlı cemiyet hayatındaki bozulmayı anlıyoruz. İnsanlar artık dini hassasiyetlerini kaybetmişler. Bunun neticesinde devletin yıkılmasını, Sultan Hamid’in devrilmesini artık daha rahat anlayabiliyorum. Ayrıca Osmanlı’nın dini yönetimden dolayı geri kaldığı, yıkıldığı tezi tamamen çökmüş oluyor. Tam tersi, Osmanlı İslamiyet’e uygun yaşamamaktan dolayı geri kalmış, yıkılmış.

CEVAP YAZIN

Please enter your comment!
Please enter your name here

WordPress spam blocked by CleanTalk.