Kelâmbaz

Ecdâdın Maneviyat Deryasından; Eşsiz İnci “Dürr-i Yektâ”

Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallahu anh şöyle anlattı:

Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, üzerinde yolculuk eseri bulunmayan ve hiçbirimizin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:

– Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat! dedi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet  etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu  tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:

– Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam:

– Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmendir.” buyurdu.

Adam tekrar:

– Doğru söyledin, diye tasdik etti

….

Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:

– Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedim.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi.” buyurdu.

Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6.

 

Peygamber efendimizin sallallahualeyhivesellem izah ettiği bu iman ve islamın halkın anlayabileceği seviyede kısa ve öz olarak anlatıldığı kitaplara ilm-i hal kitapları denmiştir. Osmanlı’da da pek çok ilm-i hal kitabı yazılmıştır. Bunlardan 15.asırda yazılan Mızraklı İlm-i hal denmekle meşhûr Miftâhu’l-Cennet kitâbını sitemizde daha evvelden tanıtmıştık: http://www.kelambaz.com/mizrakli-ilmihale-dair/

Şimdi ise 19.asırda yazılan bir başka güzîde ilm-i hâl kitâbı olan Dürr-i Yektâ’yı (Eşsiz İnci) ondan seçtiğimiz bazı kısımları iktibâs ederek tanıtmaya çalışacağız.

 

Kitabın müellifi İmamzâde Muhammed Es’ad bin Abdullah Efendi (v.1851) aslen Konyalı olup İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Rumeli kazaskeri iken vefat etti. Metni ve şerhi kendisine ait olan Dürr-i Yektâ (Eşsiz İnci) adlı eseri vaktiyle halk arasında çok tutulmuş bir fıkıh kitabı idi1. Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri de (v. 1943) sevenlerine bu kısa ilmihal kitabını okumalarını tavsiye etmiştir. Doğru sözlü ve sözünü sakınmayan bir kişi olduğu kaydedilen Esad Efendi’nin padişah nezdinde de itibar gördüğü anlaşılmaktadır. Huzur Dersleri’nde 1811-1825 yıllarında muhatap ve 1826-1835 yıllarında mukarrir olarak yer almıştır. Huzur Dersleri ve bu pâyeler hakkında Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin 7 dakikalık şu sohbetini dinleyebilirsiniz: http://www.ekrembugraekinci.com/preview.asp?id=783 . Halvetiyye tarikatının Yiğitbaşı şubesine mensup olan Esad Efendi, yeniçeriliğin kaldırılması esnasında ulemâdan diğer zevat gibi padişahın yanında yer almıştır. Oğlu Mehmed Mesud Efendi Yenişehir ve Filibe kadılığı yapmıştır.2 Süleymaniye’de medfundur.

Muhammed Es’ad Efendi Dürr-i Yektâ isimli 190 sahifelik bu kısa ilmihal kitabında başta iman esasları olmak üzere namaz, oruç, zekat ve haccın fıkıh bilgilerini anlatmaktadır. Bununla beraber en son kısım da cihad faslına ayrılmıştır. Kitabın ifade dili avam için yazıldığından çok ağdalı değildir. Lakin 1800’lerin ilk yarısında yazıldığı göz önüne alırsa bize unutturulan pek çok kelime ile karşılaşmak mümkün. Ben de bu yazıda Dürr-i Yektâ’dan  hoşuma gidip çizdiğim yerlerden bazılarını paylaşmak istiyorum. Zira bu yazıyı okuduktan sonra siz de göreceksiniz ki bize sadece kelimeler değil, fasîh ve belîğ konuşma/yazma ve derin düşünme de unutturulmuş.

Not: Kitabın kelimeleri bazı okurlarımıza ağır gelebilir. Her ne kadar muhtelif bazı yerlerde köşeli parantez içerisinde izahat verilmeye çalışıldıysa da hem kelime bilgisini artırmak hem de unutulan bazı kelimeleri yeniden hatırlamak için Kubbealtı Lugatinden istifade edilmesini tavsiye ederim: www.lugatim.com.

 

1- Besmelenin manası

Bismillah: bi’l-istihkâk[tek onun hakkı olarak] ma‘bûdiyyetle ihtisâs eden zât-ı vâcibü’l-vücûda ıtlâk olunan[adlandırılan] cemî‘-i esmâ-i hüsnâ ile teberrük ve teyemmüne mülâbeseye[bereket ve hayra vesile olmaya] münhasır olarak te’lîf ederim ki, Er-Rahmân: Hikmet-i ilâhiyye hasebi üzere ihsânını yâ irâde-i ihsânını kâffe-i enâma[bütün insanlara] ta‘mîm ve îsâl buyurup, Er-Rahîm: Ehl-i îmâna hidâyet ve dâreynde sa‘âdetle bî-nihâye lutf ve keremin ifzâl yâ ifzâlini[faziletlendirmesini] irâde buyurmuşdur.

 

2- Hazret-i Peygamber’e salavâtın manası

Ve dahî cemî‘-i kemâlât-ı insiyye ve neyl-i derecât-ı kudsiyye, semere-i ni‘met-i İslâm dahî ancak Resûl-i Ekrem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem Hazretleri vesâtet-i seniyyeleriyle[yüksek vasıtalarıyla] temâm olduğu cihetle, kadr-i âlî-i risâletpenâhîlerini ta‘zîm ve salât ve selâm ile mehâmid-i ilâhiyyeyi tetmîm edip der ki: Ve’s-Salâtü: Yani Cenâb-ı ilâhîden ifâza-i hayr u kemâl ve senâ u iclâl[onu hayrla, üstünükle kuşatma, ona şükran ve hürmet] Ve’s-Selâmu: Dahî dünyevî ve uhrevî âfât u mekârihten selâmet Alâ Seyyidinâ: Ümmeti olmağımızla şeref-i intisâbımız olan seyyidü’l-âlem ve mefhar-i benî Adem[Adem neslinin iftihar kaynağı] üzerine olsun ki Muhammedin: Mustafâ sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimizin bu ism-i şerîfinin esmâ-i şerîfeleri içinde şöhreti ve inde’l-müslimîn istimâ‘ının[işitilmesinin] lezzeti ve salât ve selâma daveti ziyâdedir Hâtemü’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîn: Zât-ı sa‘âdetlerine mahsûs olan evsâf-ı mübârekelerindendir ki Hazret-i Adem salavâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyhden beri nice zevât-ı kirâmın mevhibe-i ilâhiyye[ilâhî bir hediye] olarak teşerrüf ettikleri rütbe-i risâlet ve mertebe-i nübüvvet, zât-ı sa‘âdetleriyle intihâ ve ihtimâm etmekle gerek ahd-i sa‘âdetlerinde ma‘iyyet ederek ve gerek sonra resûl ve nebî gelmez. Şer‘-i şerîfiyle[şerefli şeriatiyle] amel, kıyâmete dek bâkîdir.

 

3- Bu kitap kimin için yazılmış?

Bu risâleyi te’lîfe bâ‘is[sebep olan şey], avâm-ı ehl-i İslâmdan dârü’l-islâmda erişen[yetişen] evlâd-ı Müslimînin âkıl ve bâliğ olanlarıdır.

 

4- Peygamberimizin hayatının hülasası

[Mekke-i Mükarreme’de] On üç sene ekârib-i ve ebâ‘idi[uzak ve yakın akrabalarını] inzâr ve tebşîriyle[ihtâr ve müjdelemesiyle] nice sa‘âdetmend[saadetli kişi], tâc-ı îmânla serbülend olmuşdur ve ândan bi’l-ismet ve’r-reşâd, dârü’l-hicre Medîne-i Münevvere’yi teşrîf ve makarr-ı hidâyet ve irşâd buyurup on sene izn-i Bârîyle ta‘mîm-i davet[umûmu davet] ve tetmîm-i emr-i risâlet[peygamberlik işini tamamlama] ve i‘lâ-yı kelime-i ulyâ[yüce kelimeyi yani kelime-i tevhîdi yüceltme, yayma] ve icrâ-yı ahkâm-ı Cenâb-ı Kibriyâ[Allahü tealanın emir ve yasaklarını tatbik ettirme]  birle[ile] refîk-i a‘lâya iltihâk buyurmuşdur[yüce dosta kavuşmuştur].

5- İtikadda mezhebimiz

İ‘tikâdda mezhebimiz, peygamberimiz aleyhissalâtüvesselâm ve eshâb-ı kirâmı i‘tikâdları üzere, akâid-i lâzimeyi İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe’den İmâm Muhammed bin Hasen eş-Şeybânî ahz[alıp] ve ondan Ebû Bekr-i Cürcânî ahz ve ondan Ebû Nasr Iyâz ahz ve ondan İmâm Mansûr Mâtürîdî ahz ve neşr eylediğinden, İmâm Mâtürîdî Mezhebi demekle meşhur olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at mezhebi…

 

6- Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat nedir?

Peygamberimiz aleyhissalâtüvesselâm ve cemâ‘at-i eshâbının i‘tikâdı üzere olan tarîke[yola] Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at Mezhebi denilir. Eimme-i izâm[yüksek imamlar] ve ulemâ-i a‘lâm[kıymetli alimler], âyât-i kerîme-i muhkeme[hüküm bildiren ayet-i kerimeleri] ve ehâdîs-i şerîfe-i sahîha[sahih hadis-i şerifleri] ve icmâ‘-i ümmetle ânı[onu yani ehl-i sünneti] tahkîk ve te’lîfât-ı celîlelerinde tedkîk ve sübül-i sâire-i müteferrikayı[farklı, sapık diğer yolları] ibtâl etmişlerdir.

 

7- Hakiki tevbe nasıl olur?

İmâm-ı Gazâlî’nin İhyâu’l-Ulûm nâm kitâbında beyânı üzere hakîkat-i tevbe üç şeyin mecmû‘undan[bir araya gelmesinden] ibârettir ki birbirinin üzerine terettüp eder[rütbelenir yani bir öncekisi sonrakisinden daha önce gelir]. Evvelkisi; Kendüden sudûr eden günâhın zararını ve her sevdiği matlûbundan hicâb olduğunu[nefsinin hoşuna giden o günahtan utandığını, sıkıldığını] bilmek. İkincisi; bunun üzerine kalbi acıyıp te’ellümü[elemlenmeyi, kederlenmeyi] tertîp etmek. Üçüncüsü; bunun üzerine fîmâ ba‘d[bundan sonra] o misllü günâhı terke azîmetten başka hemân ol günâha mukâbil olacak hasenâtla[iyilikle] fevt olan matlûbu tedârike sa‘y-i belîğ[açık bir gayret] tertîp etmek. Yoksa kalbi gâfil ve belki günâhına mâil[meyilli] iken mücerred lisânıyla[sadece diliyle] tevbe ve istiğfârın fâidesi olmaz.

 

8- Bütün ibadetleri kendinde cem eden “Namaz”

Hadîs-i şerîfte Lâ imânu bi-dûni’l-a‘mâl vârid olmuştur yani a‘mâl-i mefrûzasız[farz olan amelleri yapmadan] sâde imân, duhûl-i Cennet’e esâs ise de kemâl ve incâ eylemesi inzimâm-ı a‘mâl iledir. Ve cümle a‘mâl-i mefrûzanın aslı ve dînin direği beş vakitte her mükellef üzerine edâsı farz olan namazdır. Zira namaz, tahâret ve setr-i avretle iştirâtı[şartlanması] itibarıyla, hâssa-i insâniyyet ve mele’-i a‘lâya kurbiyyeti[meleklere benzemeyi] ve bunlara sarf-ı mâlı muktezâ olmağla ibâdet-i mâliyye olan zekâtı ve Ka‘beye teveccühü îcâbıyla haccı ve ibâdete ukûfu itabârıyla i‘tikâfı ve niyyete tevakkufu[bağlılığı] itibârıyla savmı ve âdâbı üzere kıyâm ve rükû ve sücûd ve izhâr-ı huşû‘la cemî‘-i ibâdât-ı bedeniyyeyi ve Cenâb-ı Rabb-i İzzet’e münâcât itibârıyla gâyet-i ibâdât olan ma‘rifet-i şühûdiyyeyi ve efdal-i ibâdât-ı bedeniyye[bedenle yapılan ibadetlerin en faziletlisi] olan kırâat-ı Kur’ânı, vâsıl-ı îmân olan şehâdeteyni[iki şahadet: allahdan başka ilah yoktur ve muhammed aleyhisselam onun kulu ve elçisidir] tekellümü[söylemeyi] ve her rükünden âhir rükne tekbîr ile intikâl olundukca hakk-ı ilâhînin, olunan ibâdetten a‘zamiyyetini itirafla melâike-i kirâmın mâ abednâ haqqa ibâdetike[sana hakkıyla ibâdetimiz yoktur] kavilleri misli hâssa-i melekiyyeti, isticmâ‘ıyla cemî‘-i ibâdâtı câmi‘ bir asl-ı meşrû‘ ve dînin direği mesâbesinde bir hayr-ı mevzû‘dur[sağlamca yerleşmiş hayırlı bir ameldir].

 

9- Kunut dualarının kelime kelime manaları

Allahümme: Yâ Allah İnnâ neste‘înuke: Cemî‘-i nekâizden[bütün çelişmelerden, zıtlıklardan] münezzeh ve cemî‘-i kemâlâtı câmi‘ olan zât-ı vâcibü’l-vücûduna tâ‘at ve ubûdiyyette i‘âne-i ilâhiyyeni[ilâhî yardımını] ricâ ederiz Ve nestağfiruke: Zünûbumuzu[günahlarımızı] afv ve setrini ricâ ederiz Ve nestehdîk: Cemî‘-i mesâlihimizde[bütün iyi işlerimizde] rızâ-i şerîfine hidâyet ve irşâdını niyâz ederiz Ve nü’minu bike: Vücûb-u vücûd ve havâss-ı ulûhiyyetinde şerîkin olmadığına îmân ederiz Ve netûbu ileyk: Zünûbumuza nedâmet[pişmanlık] ve terkine azîmetle[gayretle] fazl ve ihsânına rücû‘ ederiz. Ve netevekkelü aleyke: Cemî-i mesâlihimizi zât-ı ecel ve a‘lân üzerine tefvîz[ısmarlama, tevekkül etme] ve tasarrufuna ihâle ederiz Ve nüsnî aleyke’l-hayra küllehû: Zât-ı azîmu’ş-şânına her hayr ile senâ ve ta‘zîm ederiz Neşkuruke: Cemî‘-i cevârih ve a‘zâmızı[bütün uzuv ve azalarımızı] cihât-ı lâzımesine[lazım olduğu, emr ettiğin cihetlere] sarfla mazhar olduğumuz ni‘am-ı ilâhiyyeni[verdiğin nimetleri] izhâr ve hakk-ı ilâhîni idâre-i aczimizi ikrâr ederiz Ve lâ nekfuruke: Mazhar olduğumuz ni‘aminden gaflet ve gayriye nazar-ı hased ve gayretle[başka nimet sahibine bakıp kıskançlık etme] küfrân-ı ni‘met[nankörlük] etmeyiz Ve nahla‘u: Kalâde-i hevâ-yı nefsi[bizi nefsimize köle yapan nefsânî arzuların halkasını] boynumuzdan çıkarıp atarız Ve netruku men yefcuruke: Şakâvetle hilâf-ı rızâna[kötülükle senin rızana muhalefete] meyl edenleri terk ve mücânebet ve buğz ve adâvet[düşmanlık] ederiz.

Allahümme: Yâ Allah İyyâke na‘budu: İbâdet ve tezellülümüzü zât-ı vâcibü’l-vücûduna  tahsîs ederiz Ve leke nusallî ve nescudu: Husûsen namaz ve secdemizi ancak zât-ı ecel ve a‘lân için işleriz Ve ileyke nes‘â: Sa‘yimiz[çalışmamız, gayretimiz] ancak tâ‘at ve rızânadır Ve nahfidu: Ve tahsîl-i rızâ ve tâ‘atine neşât üzere sür‘at ederiz[büyük bir mutlulukla senin rızan neredeyse oraya koşarız] Nercû rahmeteke: Fazl ve keremini ricâ Ve nahşâ azâbeke: Azâb-ı elîminden korkar olduğumuz hâlde İnne azâbeke bi’l-kuffâri mülhık: Tahkîk-i azâb-ı elîmin küffâra lâhıktır[ulaşıcıdır]. Onlar için necât[kurtuluş] yoktur.

 

10- Camide müezzinlerin işledikleri bid’atler

Eimme-i izâmın bu tahkîklerinden ma‘lûm oldu ki, müezzinînin[müezzinlerin] mahfelde halka olup hatip minbere çıkarken ve esnâ-i hutbede âvâzları oldukça çağırarak türlü nağamât[türlü nağmeler] ve nice tahrîfâtla tasliyye ve terdiyye ve te’mînât ve hamdeleleri[salavatlar, zikirler] şer‘an ve aklen[hem dînen hem de akıl icabı olarak] tavr-ı edebden hâric bid‘at-i kabîhadır. Ve bazı hutebâ[hatipler] dahî ittibâ‘-ı hevâ[nefse uyma] ile onlara hutbede dakâyık-ı nağamâtta mübâlağa ve ref‘-i âvâzda mu‘âraza[müezzinlerin namaz arasında yaptıkları yüksek sesli zikirlerinde, dualarında onlar ile yarışma] ile ol hasene-i aliyyeyi vesîle-i seyyie ederler[o zikirleri duaları, yeri olmayan yerlerde yaptıklarından aslen güzel olan bir işi ibadetin bir parçası haline koyup bid’at mertebesine getirirler] . Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm!

 

11- Cihâd ne demektir?

Şer‘de[Şeriatta, dinde] cihâd demek; dîn-i Muhammedî’ye davete kelimeteyn-i şehâdeteynle icâbet ve kabûl-i islâmla kesb-i saâdetten yahut cizye vermeğe tenezzül ile züll-i hakâretten imtinâ[müslüman olup saadete erişecek olanlardan veya müslüman olmayıp zalim idarecilerin elinden kurtulup cizye verecek olan gayri müslimlerden] ve millet-i islâma mukabeleye tehyie eden a‘dâ-i dîn[islam devletine savaş açmaya yeltenen din düşmanları] ile mukâtele[savaşma] husûsunda âlet-i harbla bi’n-nefs mübaşeret[savaş aletiyle bizzat savaşa katılma] yahud mâl veya hüsn-i tedbîr ile mücâhidîne mu‘âvenet[mal, para yardımıyla veya islam ordusuna gerekli tedbirleri almasıyla cihad yapalara yardım] veya iyâb u zehâbda[islam askerinin gidip gelişlerinde] sâir vücûh-i hayr ile[çeşitli vecihlerde hayr hasenat ile] hiç olmazsa mücâhidîn ile beraber çıkıp bazı mesâlihlerinde bezl-i vüs‘ ve tâkat etmektir[Allah yolunda cihad edenlere bazı işlerinde yardım etmeye gayret etmektir].

 

12- Âl-i İmran suresi 146-148 ayet-i kerimelerinin meâli (Peygamberleriyle cihada giden mü’minlerin halleri ve duaları)

Ayet-i kerimelerin kıraatini şuradan dinleyebilirsiniz:

“âyet-i kerîme”.  Yani enbiyâ-i izâmdan[büyük peygamberlerden] nice zevât-ı kirâm, ma‘iyyetlerinde katı çok etkıyâ ümmetleri olduğu hâlde[beraberlerinde pek çok takva sahibi ümmeti olduğu halde] fî-sebîlillâh mukâtele edip[Allah yolunda savaşıp] esnâ-i kıtâlde kendülere isâbet eden şedâid ve ehvâl[muharebe zamanlarında kendilerine gelen şiddetli sıkıntılar ve korkular] için ne sebât-ı kalplerine zevâl ve ne kuvvâ-yı cismânîye ihtilâl[ne kalplerinin gayretlerinde bir azalma ne de bedenlerinin kuvvetlerinde bir zayıflama] ve ne de cânib-i a‘dâ-i dîne havz-ı cenâhla ibtizâl[ve ne de bazı din düşmanlarıyla muhabbet kurup din gayretinde gevşeklik] vuku‘a gelmedi ve bu vechle  zümre-i sâbirînden[sabr eden zümreden] olmalarıyla Allahü teâlâ kendilerini müntehâ-yı saâdet[saadetin son derecesi] olan rızâ-yı ilâhîsine mazhar eder ve bunlar mevâkıf-ı harb-ı zümerâ sadedinde fünûn-u şedâid ve ehvâl ile musâb olmuşlar iken[muharebenin şiddetinden ve sıkıntılarından korkulu hallerde iken] lisânların şâibe-i cez‘ ve emâre-i fez‘den ihlâ[dillerini korku ve üzüntüden tahliye edip] ve mukâsâtların hedmen li’n-nefs[başlarına gelen sıkıntıları] kendi kusurlarından bilip hemen mucîbu’d-da‘avâta tazarru[dualara icabet edene yavarma] ve duaların âdâb üzere îfâ ve ve bir muktezâ-yı beşeriyyet amden yâ sehven[insaniyet icabı bilerek veya bilmeyerek] sudûr etmiş olan zünûb ve isrâfların[günah ve bazı işlerinde ileri gitmenin] mağfiretini dua sırasında hasebü’l-hâl, ehemm-i âmâlleri olan te’yîd-i ilâhî[en mühim emelleri olan Allah’ın rızası] ve kavm-i kâfirîn üzerine nusret ve galebelerin ricâları[muharebe ettikleri kafirler üzerine galip olmaları ve bu yolda allahın yardımını dilemeleri] icâbete karîn olup ef‘âl-i hasene ve akvâl-i müstahseneleri[bu hayırlı işleri ve güzel sözleri] cihetiyle dünyada izzet ve nusretle müsâb[sevaba nail olmuş] ve âhirette hüsn-i na‘îm-i cennet[cennet nimetlerinin güzelliklerine kavuşmuş] ve hulûd-i meserret[sonsuz devam eden mutluluk] ile nâil-i rızâ-i Cenâb-ı rabbü’l-erbâb oldular buyurmuştur.

 

 

Yazımızda bu on iki adet iktibasla iktifa ediyoruz. Okumak isteyenler kitapta çok daha fazla faydalı ilimler ve güzel tespitler bulacaklardır. Latinize ve sadeleştirilmiş halini merhum Süleyman Kuku Beyefendi neşretmişti. Şu linkten satın alınabilir: https://bit.ly/2OEypqD Orijinal Osmanlıca baskılarını da nadirkitap.com sitesinden bulabilirsiniz.

 

 

 

Kaynaklar:

1  İslam Hukuku Tarihi, Prof. Dr. Ekrem Bugra Ekinci.

2  Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/imamzade-esad-efendi

 

 

Emir Ali Demirel

Emir Ali Demirel

Elektronik Müh. Tarih-Sanat Tarihi, İlmi ve Kültürel Seyahatler

emiralid.blogspot.com

Yorum Yaz

Bizi Takip Et!